I- VAKIF KURUMUNUN ORTAYA ÇIKIŞIDeğişik bir açıdan vakfı şöyle tanımlayabiliriz: Türk - İslam kültür sistemi unsurlarından birini, bu topluma mensup bir kişiyi harekete geçirerek onun özel mallarından bir kısmını kamu hizmeti görecek kuruluşlara dönüştürmesi eylemidir. Vakıf kurumunun oluşumuyla ilgili elimizde kesin diyebileceğimiz bilgiler yoktur. Zaten tarihin, özellikle milattan önceki kesitini, tarihçiler de kesin ve net olarak ifade edememektedirler. Dolayısıyla tarihsel bir kurum olan vakfın da oluşumu hakkında da net bilgiler yoktur. Ancak tarihçilerin ve bu konuda uzman olan bilim adamlarının söyledikleri ışığında vakıf kurumunun oluşumu hakkında bilgi kırıntıları edinebiliriz. Bu konuda öncelikle vakıf kurumunu oluşumundaki temel etkenlerin neler olduğunu ortaya çıkarılması lazım geldiği kanaatindeyiz. Vakıf etimolojik olarak incelendiğinde Arapça kökenli bir kelimedir; “durdurma” ve “hapsetme” anlamına gelmesine rağmen, günümüz de ise bir kurumu anlatmak için kullanılmaktadır. Bu anlamıyla vakıf, bir malı başkalarının müdahalelerinden men etmek olarak tanımlanmaktadır.
Başka bir deyişle de vakıf, “menfaati ibadullaha (insanlara) ait olmak üzere ' bir taşınmazı (ayn’ı) Cenab -ı Hakk ‘ın mülkü kılınması “ şeklinde ifade edilmektedir. Medeni kanun (MK)’ da ise,”gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır.” (MK m.101) şeklinde ifade edilmiştir.
Ayrıca, psikolojik ihtiyaçlar, psişik dürtüler, sosyal faktörlerin etkileşimini içeren normlar, kültürel değerler; hareketi yönlendirmeye ve kontrol etmeye yarayan mekanizmalardır. Dolayısıyla vakıf kurumunun oluşumunu bu mekanizmaların aracılığıyla bulabiliriz . Vakıf kurumu, insanın doğasında varolan iyilik yapma yönünün bir kurumdaki yansımasıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla kendi dünyasında yaşadığı halde ailesiyle, akrabasıyla, milletiyle, hatta bütün insanlarla ilgilidir; yani insan çevresine ilgisiz bir biçimde yaşayamamaktadır. Kıyılara vuran yunus veya balinalara, Filistin-İsrail savaşına ve Afrika da ki açlığa ilgisiz kalamamaktadır. Bütün bu olgular, insanın iyilik yapma yönünü aksiyoner hale getirmede birer etken olmaktadırlar. İşte bu iyilik yapma yönünün düzenli ve koordineli bir biçimde hayata geçirilmesinin görünümlerinden birisi de vakıf biçiminde kendisini göstermiştir.
Toplumu meydana getiren bireylerin kabiliyet, beceri ve çalışkanlıklarının farklılık arz etmesi; zenginlik-yoksulluk, servet sahibi-sabit gelirler, toplumsal kategorilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu toplumsal kategorileri, toplumu ayakta tutan, aralarındaki dengeyi sağlayan, yardım etme duygusudur. İşte bu duygu vakıf kurumunun oluşmasında etken olmuştur. Yoksul insanların, zengin insanlara olan sevgisini ve onlara karşı kin duymamayı; zengin insanlarında yoksullara, şefkat ve acıma hissini yaşatan yardımlaşma duygusudur. Egoizmin egemen olduğu toplumlarda bu iki temel toplum tabakası arasında uçurumlar meydana gelmekte, bu durum ise toplumsal kargaşalara neden olmaktadır. İşte bu anlamda fertler arasındaki sosyal yardım ve dayanışmanın en eski hukuksal şekillerinden biride vakıf olarak görülmektedir.
Yine insan doğasındaki tapınma duygusunun toplumdaki görünümlerinden biri de, vakıf biçiminde kurumsallaşarak kendini göstermiştir. Doktrindeki bir görüşe göre; ilk çağlarda totemlere, putlara tapınma amacıyla kutsal sayılan tapınakların yapılması ve buraların kişilerin mülkiyetinden çıkarılıp kutsallaştırılması ve buralara gerekli hizmetleri sağlamak için kutsal sayılan bu yerlerin çevrelerinin, gelir getirecek biçimde örgütlenmesi vakıf kurumunun ilkel görünümü olarak kabul edilmektedir. Vakıf ile servet teşhiri arasında da bir ilginin olduğu doktrinde özellikle konuyu psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyen yazarlarca ifade edilmektedir. İnsanların tarihin ilk dönemlerinden beri çeşitli yollarla sahip oldukları zenginlikleri göstermeye çalıştıkları belki bu eğilimlerinin tatmini için ilk planda anlaşılması güç bazı dolaylı yollara başvurdukları görülmektedir. İnsan, üzerine yapıştırılmış olarak bir milyonluk banknotlara dolaşamayacağına göre sahip olduğu serveti gösterecek farklı yollar bulması gerekmiştir. İlkel topluluklarda, belki çok ilkel bir biçimde, potlaçlardaki servet tahribi, yağmalama gibi günümüze göre kaba biçimiyle sergilenen bu servet teşhiri eğilimi, günümüzün toplumlarında son derece incelmiş ve örtülmüş olarak görülmektedir diyebiliriz. Özellikle yüksek sosyetenin düzenlemiş olduğu "has bahçe" partileri ve "maskeli balolar" gereksiz "festivaller", içerik açısından ilk çağlardakilerle benzeşmektedir. Dolayısıyla insanın doğasındaki bu eğilim ile vakıf kurumu arasında ilgi kurmak mümkündür. Vakıflar da, bir yönüyle servet teşhiri eğilimlerini karşıladığına vakıf oluşturanların "iyiliksever" olarak anılarak toplumun beğenisini kazanarak hizmet ettiği söylenebilir. İnsanlardaki bu eğilimin (sahip olduğu serveti teşhir etme) yok edilmesi gereken negatif bir eğilim olarak görülebilir. Ancak bu eğilim sosyal amaçlara uygun bir biçimde kanalize edildiğinde, pozitif ve toplum açısından yararlı bir nitelik kazanabilmektedir. Bununla birlikte günümüze kadar gelen uygulamalar incelendiğinde bu eğilimin yok edilmesi mümkün olmayan, kanalize edilmesi halinde ise büyük toplumsal yararların söz konusu olabildiği gözlemlenmektedir. İşte vakıf kurumu bu noktada devreye girmekte, kişisel tatmin ve servet teşhiri eğilimi ile toplumsal yararı en uygun bir biçimde bağdaştırıldığı ifade edilmektedir.
Konumuzla direk ilgisi olmamasına rağmen yukarıda belirtmeye çalıştığımız etkenler ile, oluşumu açıklanabilen tarihi bir kurum olan vakfın adı konusunda, Türk Hukuku'nda bir dönem belirsizlik yaşanmıştır. Lügat anlamı olarak "kuruluş", "kurum", "yapı" anlamlarına gelen, günlük Türkçe'de ise endüstriyel ve ekonomik kuruluşları ifade etmek için kullanılan "tesis" terimi, MK'un kabulü ile bir dönem "vakıf" kelimesi yerinde kullanılmıştır. Ancak bu dönemde bile MK içinde bir terim birliği sağlanamamış; zira MK'un çeşitli maddelerinde "tesis" ve "vakıf" terimleri birlikte eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Örneğin MK'un 78-81. maddelerinde sürekli biçimde "tesis" terimi kullanılmışken, MK'un 392.maddesinin metninde ve MK'un 473.maddesinin hem kenar başlığında hem de metninde "vakıf" terimi kullanılmıştır .MK'da değişiklik yapan 903 sayılı yasanın 3. maddesiyle bu terminolojik karışıklık giderilerek mevzuattaki terim ikiliğine son verilmiş ve "tesis" terimi kaldırılarak "vakıf" terimi tekrar ve genel olarak kabul edilmiştir. Yine 22.11.2001 tarihte kabul edilen 4721 sayılı yeni MK da da haklı olarak terim birliği konusuna dikkat edilmiştir. İşte toplumumuzda vakıf kurumuna, bir dönem insanları "hile-i şer'iyyeye" sevk eden bir kurum olarak bakılmış, hatta o kadar ileri gidilmiş ki, ismine bile tahammül edilememiş, "tesis" diye değiştirilmiştir. Bu görüş "batıdan gelen her şeyin iyi, bizim yaptığımız her şeyin kötü olduğunu" anlayışının ürünüdür. Vakıf kurumunun görmüş olduğu işlev bakımından Osmanlı İmparatorluğu uygulamasıyla Avrupa'daki uygulaması aynı olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında vakıf, bir çok kamu hizmetini de gerçekleştirmiştir. Vakıflar, okulların, hastanelerin, köprülerin ve yol yapımlarının vs. gibi kamu hizmetlerinin yürütülmesi işlerini yerine getirmişlerdir. Avrupa'da ve 1923'ten sonra da Türkiye'de ise MK yürürlüğe girdikten sonra vakıf, bir Özel Hukuk Kurumu olarak anlaşılmış ve bu yönde düzenlemelere gidilmiştir.
Bu bağlamda vakıf kurumunun tarihimizdeki görünümünü de belirtmekte fayda görüyoruz. Özellikle Osmanlı Hukukunda vakıf uygulamasıyla buna kaynak olarak kabul edilen, İslam Hukukundaki vakıf kurumuna da değinilecektir.
1- İSLAM VE OSMANLI HUKUKU'NDA VAKIF
A- İslam Hukuku’nda Vakıf Kurumu İslamiyet'in yayılmasıyla gelişme göstermiştir. Bütün Müslüman Devletlerde vakıflar, en fazla gelişen kurumlar arasında yer almaktadır. Öyle ki, Devletin yapması gereken bir çok kamu hizmetini yerine getirmişlerdir.
İslam hukukunda vakıf, "menfaati insanlara ait olmak üzere bir malı Allah'ın mülkü hükmünde daimi surette temlik ve temellükten men eylemek ve vakfeden kimsenin arzu ettiği cihete sarf etmektir" biçiminde tanımlamıştır. Bu tanım daha çok Hanefi Hukukçularınca yapılan tanımlamadır. Müslüman Devletlerde vakıf kurumunun gelişmesinde en önemli etken, hukuk sisteminin asli kaynaklarını oluşturan Kur' an, Sünnet, İcma ve kıyas'a aykırı hükümler taşımamış olmasından kaynaklanmaktadır. Vakıf asli kaynaklardan olan Kur-an'da aynı isimle anlatılmasa da,vakıf kelimesinin anlamına yakın deyimlerle ifade edilmektedir. Sadaka, zekat, malından verme, hayırlı iş, ihsanda bulunma, gibi terimler, vakıf manasında ve vakfın içeriğini oluşturabilecek kelimelerdir. Ayrıca Kur-an'ın birçok ayetin de hayır işlemek,iyilik yapmak,fakirleri sevindirmek muhtaç olana yardım etmek emredilmektir. Bütün bu emirleri Müslümanlar vakıf şeklinde kurulacak bir kurum ile gerçekleştirmeyi uygun görmüşlerdir.
Ayrıca hadislerde Hz. Peygamber'in bizzat vakıf yaptığı ve bunu tavsiye ettiği rivayet edilmektedir. Hz. Peygamber, insanoğlunun öldükten sonra da devam edecek olan amellerden birisi olarak "sadaka-i cariye" kavramını öngörmüşlerdir. Nitekim hadisçiler bunu vakıf olarak yorumlamışlardır. Hatta bu anlamda, bizzat, Hz. Peygamber de vakıf kurmuştur. Bu konuda örnek olarak, "bir arazinin Hz. Peygamber tarafından menfaati yolculara ait olmak üzere vakfedildiği bildirilmektedir. Yine Hz. Ömer'in, Hz. Peygamber'e danışarak bir arsasını nasıl kullanırsa, Allah'ın daha çok hoşuna gidebileceğini sorduğunda Hz. Peygamber de "onu vakfet" demiştir. Yani "bu malın aslını vakfet, artık o hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun ürünü kullanılır" diyerek vakfın temel unsurlarını içeren bir cevap vermiştir.
Vakıf konusunda özellikle sahabe (Hz. Peygamber'i görenler) döneminde, herhangi bir itiraza rastlanılmamıştır. Hatta, sahabeden Câbir, şöyle demektedir: "Ben Mekke ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakıf ve tasaddukda (sadaka vermek) bulunmuş olmasın". Bu durum Hz. Peygamber döneminden sonraki sahabe döneminde de vakıf üzerine icma-i ümmet (bir konuda aynı asırdaki içtihat sahiplerinin fikir birliğine varmaları) göstermesi açısından önemlidir . Ancak doktrinde, yukarıda geçen olayların ve hadislerin direk olarak vakıf kurumundan söz etmediği ancak birtakım yorumlarla bu şekilde anlamlar çıkarılmakta olduğunu ileri sürenlerde bulunmaktadır. Nitekim, "tenkitçi ve mukayeseli bir araştırma zihniyetiyle değil de, pratik gayelerle hareket eden eserlerde bu hadislerin bazılarının açık bir dayanak olup olmadığı üzerinde durulmaksızın anılmaktadır" denilerek, özellikle hadis metinlerinde vakıf kelimesi olmamasına rağmen bu terimin gerek Türkçe'ye ve gerekse Farsça'ya yapılan çevirililerinde "sadaka" yerine "vakıf" diye tercüme edildiği belirtilmektedir. Oysaki "sadaka", hatta "cari sadaka" terimi, "vakıf" terimine nazaran çok geneldir. Ayrıca "Hz peygamber'in, İslam Devletinin Devlet Başkanı olmasından dolayı yapmış olduğu işlemlerin de Kamu Hukuku tasarrufu olacağı doğaldır. Hatta İslam Hukuku, sulh yoluyla ele geçen arazi üzerinde Devlet Başkanına daha geniş bir takdir yetkisi tanıdığından bu arazilerin belirli bir gayeye tahsis edilmesi, Devlet Başkanı sıfatıyla bu yetkinin kullanılmasından ibarettir ", diyerek; yapılan işlemlerin bir Kamu Hukuku işlemleri olduğu ve bu nedenle de vakıf olarak nitelendirilemeyeceğini belirtmişlerdir. Bunun yanında, Kur'an da isim olarak geçmeyen ve Hz. Peygamber devrindeki varlığı şüpheli olan vakıf kurumunun köken itibarı ile İslamiyet en önceki devirlere ait olduğunu savunan görüşler de bulunmaktadır.
B- Osmanlı Hukukunda Osmanlı İmparatorluğu’nun kaynağı dindir. Ancak, dinsel kurumların egemenliğinin kabulü, idari yapısı gereği dinsel olmayan uygulamaların ve kurumların olmayacağı anlamına gelmez. Osmanlı uygulamasında vakıf toplumsal hayatın bütün kesitlerinde görülmektedir. İdari yapının başı olan kimseler vakıf kurdukları gibi, halk tabakasında olanlar da vakıf kurmuşlardır. Domaniç’te iki yüz kişilik bir aşiretle kurulan beylik 1450 yıllarında imparatorluk olmuştur. Nüfusun ve egemenlik sahasının artışı aşiretlikten imparatorluk anlayışına geçiştir, bu süre içinde çoğalan ve gelişen vakıf kurumunun kontrol altına alabilmek için düzenleyici işlemler yapma, zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, vakıflar konusunda düzenleyici işlemler yaparken, Hanefi Fıkhına uygun olarak düzenlemede bulunmuştur. Ancak uygulamanın baskısıyla bu mezhebin görüşleri çoğu zaman aşınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, vakıf kurulmasını geniş ölçüde özendirmiştir. Böyle olunca da Osmanlı İmparatorluğu'nda "İnsanların en fazla muhtaç oldukları şeyi vakfetmek, vakıfların en hayırlısıdır inancı ile dinsel ve insancıl amaçlarla sayıları binleri aşan vakıflar oluşturulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda vakfetme işleminin konusu kural olarak taşınmazlar idi. Ancak taşınmaz ile birlikte teferruat niteliğinde bulunan taşınırlar da taşınmaz ile birlikte vakfedilebilmekteydi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda, bireylerin kendi mal varlıklarından ayırdıkları birikimler ile kurmuş oldukları vakıflar mütevellileri tarafından yönetilirdi. Kadılar tarafından da denetlenmekteydi. Devlet adamlarının veya Padişah yakınlarının meydana getirdiği (sahih veya gayr-ı sahih) vakıflar için ise, çeşitli idari ve denetim mekanizmaları oluşturulmuştur. Kanuni döneminde, Hürrem Sultan vakıflarının idaresi, Kapı Ağası'na verilmiştir. Bu uygulama ile, "Kapı Ağası Nezareti" doğmuştur. XVI. Yüzyıl sonlarına doğru kurulan "Haremeyn Nezareti", Devlet adamları ve Padişah yakınlarının kurmuş oldukları vakıfların yönetimini üstlenmiştir. Daha sonraları ise, I. Abdulhamid'in kendi vakıfları için kurduğu idari örgüt, "Evkaf-ı Hümayun Nezareti" nin kurum olarak, oluşumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Sonuçta çeşitli aşamalar geçirerek 1826 yılında vakıfların yönetimi için "Evkaf-ı Hümayun Nezareti" resmen kurulmuştur. Evkaf-ı Hümayun Nazırı (zaman zaman katılması uygun görülmemiş olsa da) Bakanlar Kurulu niteliğindeki kurula katılmıştır. Cumhuriyetten sonrada ise de vakıfların yönetim ve denetimi, 1924 yılına kadar "Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti'ne bırakılmıştır . Osmanlılarda vakıf davalarına bakan özel yargı organları kurulmuştur. Vakıf davaları, diğer davalar gibi kadılar tarafından da görülmekteydi, hem genel şer'iyye mahkemelerinde görülen vakıf davaları, hem de nizamiye mahkemeleri kurulduğunda, kısmen bu mahkemelerin görev alanına girmiştir.
II - ESKİ VAKIF KAVRAMI, KAPSAMI VE SINIRI
1 - ESKİ VAKIF KAVRAMI
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasıyla onun mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki vakıf kurumu gibi,bazı kurumları devam ettirmiştir. Vakıf, Osmanlı İmparatorluğu'nda geçirdiği bir çok aşamadan sonra Evkaf-ı Hümayun Kurumu tarafından idare edilmiş ve fıkıh esaslarına göre hukuksal statüsü belirlenmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, vakıfların yönetimi 3 Mart 1924 yılına kadar, Şeyh-ul İslamlıkla birleştirilerek Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti adı altında, bir vekalet kurumu içerisinde düzenlenmiştir. 1924 yılında Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti 429 sayılı kanun ile ilga edilerek bu teşkilatın görevlerini yerine getirmek üzere,Başbakanlığa bağlı olarak oluşturulan VGM kurulmuştur.
4 Ekim 1926 yılında ise MK yürürlüğe girmiştir. Yine aynı tarihte yürürlüğe giren "Kanun-u Medeninin Sureti Meriyeti ve Şekli Tatbiki Hakkındaki Kanun" da, vakıflarla ilgili olarak bir hüküm getirilmektedir. İlgili Yasa'nın 8. maddesinde, "Kanun-u Medeninin meriyeti vaazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında, ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur" denilerek ayrı bir kanundan söz edilmektedir. Yani, 1926 yılından önce kurulmuş ve varlığını devam ettiren vakıflarla ilgili olarak ayrı bir Vakıflar Kanunun çıkarılacağından söz etmektedir. Nitekim 1926 yılında MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar hakkında uygulanmak üzere, kanun yapımı için İsviçre’den Profesör Leemann Hükümet tarafından getirilerek çalışmalara başlanılmış, daha sonra 1935 yılında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu (VK) olarak yürürlüğe girmiştir.
Burada, doktrinde tartışma konusu olan bir konuya da değinmek istiyoruz. MK yürürlüğe girdikten sonra, tarihsel bir anlam yüklü olan "vakıf" terimi yerine belki de kaynak alınan yasanın dilimize çeşitli komisyonlar tarafından çevrilmiş olması sonucu "tesis" terimi kullanılmıştır. Bu durum, doktrinde tartışmaya sebep olmuş, sonuç olarak iki ayrı görüş ortaya çıkmıştır. Bazı yazarlar, MK’ da "vakıf" terimi ile "tesis" terimlerinin bir arada kullanılmasının yerin deliğini savunarak; bu şekilde hukuk dilimizin zenginleşeceğini ileri sürmektedirler. Ayrıca MK’ un kabulünden önce kurulmuş vakıflar için "vakıf" terimini, kullanarak iki terimin daha açık olarak birbirinden ayırt edilebileceğini belirtmiştir. Doktrindeki diğer bir görüşe göre ise "vakıf" terimin uygulamaya yerleşmiş ve herkesçe benimsenmiş bir terim olduğunu belirterek, "tesis" teriminin kullanılmasını yerinde bulmamışlardır. MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar ile MK hükümlerine göre kurulmuş vakıflar da birbirinden ayırt etmek için, MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olan vakıflara "eski vakıflar"; MK hükümlerine göre kurulmuş olan vakıflara da yalnızca "vakıflar" diyerek bu ayrımın vurgulanabileceği ifade edilmiştir. İşte 2762 sayılı VK uygulandığı ve 1926'dan önce kurulmuş olan vakıflar, eski vakıf olarak kabul edilmektedir.
2- ESKİ VAKIFLARIN KAPSAMI
MK yürürlüğe girmeden önce kurulmuş olan ve eski vakıf olarak adlandırılan vakıfları, kanun koyucu gerek vakfın amacı, gerek kuruluş biçimi, gerekse vakıf yapmaya sevk eden nedenler açısından daha sonra kurulan, vakıflardan farklı olduğu için, bu vakıflara özgü olarak, yukarıda belirttiğimiz gibi VK çıkarılmıştır.
VK, MK'dan önce kurulan vakıfları iki ana başlıkta ele almaktadır. Birincisi, ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olmayıp bir bütün halinde VGM'nce temsil edilen mazbut vakıflar, ikinci olarak da tüzel kişiliğini sürdürmekle birlikte, VGM’ nün vesayeti altında olan mülhak vakıflardır. Bu yasa incelendiğinde, üç temel özellik görülmektedir:
1. Eski mazbut ve mülhak vakıflar ortadan kaldırılmış ve bunlar için yeni düzenlemeler getirilmiştir. Dolayısıyla bazı vakıflar açısından II. Mahmut'tan beri süre gelen "merkezileştirme ve ferdiyetine" son vererek, bir kamu tüzel kişiliğinde, özümleme süreci devam etmiştir.
VK'nun 1. maddesinde, eski vakıflar iki ana başlıkta incelenmektedir: mazbut vakıflar ve mülhak vakıflar. Mülhak vakıflar ise, cemaat ve esnaf vakıfları diye bir ayrım söz konusudur. Mazbut vakıflar, VGM'nce idare edilen ve bir bütün halinde tüzel kişiliğe sahip olan vakıflardır (m.1). bu tür vakıfların hangileri olduğu "a", "b", "c", "ç", ve "d" bentlerinde sayılmıştır. Yani, yasa'nın yürürlüğe girmesinden önce zapt edilmiş olanlar (VGM kurulduktan sonra malvarlığı bu Genel Müdürlüğe geçen vakıflar), daha önce idaresi VGM’ ne geçen vakıflar, mütevelliliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar, kanunen veya fiilen Hayri bir hizmeti kalmamış vakıflar ile mütevelliliği vakfedenlerin çocuklarından başkalarına şart edilmiş olan vakıflar; mazbut olarak nitelendirilmişlerdir.
Ayrıca VK, mülhak vakıf kesiminden, mazbut vakfa geçiş sonucunu doğuracak kurallar getirilmiştir. Örneğin, on yıldan beri mütevelliliği kimseye tevcih edilmemiş (idaresi kimseye verilmemiş) olan vakıflar da artık tevcih yapılmayacağını, mazbut vakıflar kapsamına alınacağını belirtmektedir (m.39). Yine 7. maddede belirtilen ve 36. madde ye yapılan atıf ile, "süresi içinde kısmen veya tamamen kütüğe kaydettirilmeyen vakıflar mazbut vakıflar arasına alınır" ifadesi, mazbut vakıfların kapsamını genişletmektedir. Bununla birlikte 21. maddede "mütevellisi olması gerekenlerden hiç kimse sağ kalmamışsa, o vakıf, mazbut vakıflar arasında alınır" diyerek; mülhak vakıf kesiminden, mazbut vakıfına kesimine geçişi düzenlenmiştir.
Bir vakıf mazbut vakıflar arasına alınmasına ilişkin karar, idari nitelikte bir karardır. Bundan dolayı uyuşmazlık halinde İdari Yargı görevlidir . Mazbut vakıfların yönetim biçimine gelince VK'nda belirtildiği gibi (m.1), bu tür vakıflar VGM'nce yönetilmektedir. Bir bütün olarak tüzel kişilikleri ise, yine VGM'nce temsil edilmektedir. Yani bir kamu tüzel kişiliğine sahip olan VGM, mazbut vakıfların tüzel kişiliğini temsil etmektedir.
Kanaatimize göre, Öztürk'ün de belirttiği gibi43 mazbut vakıflar tüzel kişiliği alelade bir Özel Hukuk tüzel kişiliği değildir. Fiil ehliyetinden yoksun olması ve kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum tarafından temsil edilmesi onu kamu tüzel kişiliğine benzer bir tüzel kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir.
Mülhak vakıflar ise, yine VK'nun 1. maddesine göre "mütevelliliği fer'ilerine şart edilmiş olan ve onlar tarafından idare olunan tüzel kişiliği haiz..." vakıflardır. Ancak, VGM’ nün denetimi altındadırlar. Mütevelliler, vakfiyede yazılı şartları yerine getirmekle yükümlüdürler. VK'nun 23 ve 25. maddelerinde mütevellilerin görevleri belirtilmiştir.
Mülhak vakıfların mütevelliliği, VGM tarafından verilmektedir. Genel Müdürlükçe bu işlem yapılmadan mütevelli vakfa el koymaz.
Mülhak vakıflar duruma göre üç şekilde yönetilmektedir. Esas olan mütevelli eliyle yönetilmesidir. Ancak mütevellinin ölmesi, azledilmesi veya istifası durumlarında, VGM'nce yeni mütevelli atanmasına kadar emaneten idare edilir. Veya mütevelli olacak durumdaki kişi, Yasa'da belirtilen şartlara uymuyorsa, vakıf, bu kişinin adına VGM'nce niyabetten idare edilir. Kanuni şartlar gerçekleştiğinde, bu kişi mütevelli olarak tayin edilebilir.
Yine VK'nun 6. maddesine göre, mülhak vakıflar, VGM'nce niyabetten idare edilse bile ayrı ayrı tüzel kişiliklerini korumaktadırlar. Bunlar kendi sözleriyle bağlı olurlar ve borçlarını kendi malvarlıklarıyla öderler.
Mütevellinin kim olacağı, vakfiyede belirtilen koşullara göre belirlenecektir. Vakfiyenin yorumunda anlaşmazlık çıktığında, Adli Yargıda "tevliyeti istihkak" davası açılacak mütevelliliği tespit edilecektir. VK.Cemaat ve esnaf vakıflarını da mülhak vakıflar arasında saymıştır (m.1). Cemaat Vakıfları, yurdumuzda MK yürürlüğe girmeden önce kurulmuş olan vakıflardır. Rum, Ermeni, Yahudi vs. azınlıklara ait olan ve onların dini, Kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuşlardır. Cemaat Vakıfları'nın VK'nun 5404 sayılı yasa ile yapılan değişikliğinde azınlık cemaatlerince seçilecek kişi veya heyetler tarafından yönetilecekleri ilkesi getirilmiştir. Ancak seçilmiş kişi veya heyetlerce yönetilmelerine rağmen VGM’ nün denetimine tabidirler.
Cemaat vakıfları'nın tüzel kişilikleri bulunmasına rağmen; taşınmaz mal edinebilmeleri için, vakfiyeleri veya vakfiyeleri yerine geçen beyannamelerinde izin verir mahiyete bir hüküm bulunması gerekmektedir. Ancak bu konuda cemaat vakıflarının tüzel kişilikleri bulunduğundan, tüzel kişilerin taşınmaz almasına herhangi bir engel olmadığından cemaat vakıflarının da taşınmaz mal edinebileceği doktrinde savunulmaktadır.
Cemaat Vakıfları, Osmanlı İmparatorluğu zamanında taşınmaz mal alıp Kilise veya benzeri yapılar yapmak zorunda kaldıklarında bu gibi yerleri muvazaalı (danışıklı) olarak kişiler üzerinde kaydetmişlerdir. Daha sonra 1934 yılında çıkarılan Tapu Kanunu'nun 3. maddesinde, "varolan taşınmazların dışına çıkılmamak ve hükümetten izin almak şartıyla" tüzel kişilerin adına tescil edilebileceği belirtilmiştir. Cemaat Vakıflarının statüsü, uluslararası platformda Lozan Atlaşması'nın 37-45 maddeleri ile güvence altına alınmıştır. Bu maddelerde, Türkiye'nin iç mevzuatını cemaat vakıflarıyla ilgili olarak Lozan Antlaşması'nın 37-45. maddelerine göre düzenleyeceğini (m.37), ayrıca Türkiye'de oturan herkes her inancın, dinin yada mezhebin kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini ister açıktan ister özel olarak serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacağını (m.38), yine Müslüman olmayan azınlıklara bağlı olan Türk vatandaşları, Müslümanların yararlandıkları aynı vatandaşlık haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklarını, sonuç olarak bunların hem hukuk bakımından hem de uygulamada öteki Türk vatandaşlarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklarını ve Türkiye'deki vakıflarına ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıkları sağlayacağını belirtmiştir.
Mülhak vakıflar içinde değerlendirilen vakıflardan biri de Esnaf Vakıfları'dır. Bunlar, belirli meslek guruplarına yönelik vakıflardır. Her birinin ayrı tüzel kişiliği vardır ve kendi seçtikleri yönetim kurulu eliyle yönetilirler. Mülhak vakıflar arasında sayılmalarına rağmen pek gelişmemişlerdir. Bundan dolayı, Hatemi'nin de belirttiği gibi bu tür vakıflar "esnaf yararına olan kazandırmalar esnaf dernekleri tüzel kişilerinin eline geçmiş ve ayrıca mal topluluğu, vakıf türünden bir tüzel kişilik doğmamıştır.
2. VK.'nun meydana getirdiği 2. değişiklik "vakıf mallar" üzerindedir. Vakıf malların kullanım şekli değiştirilmiştir. İcareteyin ve mukataalı vakıf çeşitleri kaldırılmıştır. Bunları belirli bir taviz bedeli karşılığında tasarruf sahibine bırakma ilkesini getirmiştir (m.27).
3. VK'nun meydana getirdiği diğer bir değişiklik de, genel olarak vakıfların yönetimi, denetimi ve temsili için kamu tüzel kişiliğine sahip olan VGM.'nun kurulmasıdır(m.2). VGM'nun iki yönü vardır. Birincisi, VK'nun 1. maddesinde belirtilen mazbut vakıfların tüzel kişiliklerini bir bütün olarak temsil etmesidir.İkinci yönü ise,mütevelliler tarafından yönetilen ve ayrı ayrı tüzel kişileri olan mülhak vakıfların idari denetimidir.
VGM, Başbakanlığa bağlı katma bütçeli bir kamu kurumudur.Bir başka deyişle "VGM ayrı bir kamu tüzel kişiliği olarak kabul edilen mazbut vakıflar tüzel kişiliğini temsil etmekte; eski hukuk döneminden gelen ve bireyselliğini koruyan mülhak vakıfları idari vesayeti altında bulundurulmakta, MK'a göre kurulan vakıfları da denetlemektedir".
III- VAKIF UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YERİNİN BELİRLENMESİ
Doktrin ve uygulamayı en çok meşgul eden konulardan birisi, Adli ve idari Yargının görev alanları konusundaki uyuşmazlıklarıdır. Hukuk sistemimiz Yargı Birliği Sistemi değildir. Bizde yargı sistemi, Askeri, İdari ve Adli olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır(AY m.154,155 ve 156) Kamu görevlilerine karşı açılan davalarda görevli mahkemeler, İdare Mahkemeleridir. Ve Özel Hukuk kişileri arasındaki uyuşmazlıklarda Adli yargıda çözümlenmektedir. Ayrıca Tapu sicili ile ilgili davalar ve nüfus siciliyle ilgili uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Adliye Mahkemeleridir. Konumuz açısından daha çok Adlı-İdari Yargı ayırımı önemlidir. Vakıflarla ilgili uyuşmazlık konularından hangisinin Adli Yargıya hangisinin İdari Yargıya girdiği tartışması önem arz etmektedir. İdari Yargı, 1982 Anayasası'nın 155. maddesinde düzenlenmiştir. Adli ve İdari Yargının ayrılığı, uyuşmazlık konularına uygulanacak hukuk kurallarının ve ilkelerinin farklılıkları noktasında önem kazanmaktadır.
B-Yargı Yerinin Belirlenmesi İle İlgili Ölçüler. İki yargı arasında görev alanının sınırlarını çizmek için, doktrinde çeşitli görüşler ileri sürülmüş; zamanla belirli bir gelişim göstermiştir. Adli ve İdari Yargı yerleri arasında görev yerinin belirlenmesinde üç ölçüt kullanılmıştır:
a. Hakimiyet ve Kamu Gücü (Temşiyet). Yönetim Kamu gücünü kullanarak yaptığı işlemler ile, kamu gücünü kullanmada yaptığı işlemler arasında ayrım yapılmakta, Kamu gücü kullanarak yapılan işlemler için İdari Yargı, Kamu gücü kullanmada yaptığı işlemler için ise, Adli Yargı görevli olarak kabul edilmektedir. Bu ayrımdan daha sonra vazgeçilmiştir.
b- Kamu Hizmeti Ölçütü. Kamu hizmetinin yürütülmesinden dolayı çıkan uyuşmazlıklar da, İdari Yargı görevli olurken idarenin 3. kişilerle olan ilişkilerinde Özel Hukuk hükümleri uygulanarak, Adli Yargı görevli sayılmıştır.
c- Yönetsel İşlem, Eylem ve Sözleşme Ölçütü. İdare, yönetsel bir işlemi veya sözleşmeyi yaparken Özel Hukuk kişilerinden üstün bir kamu tüzel kişisi olarak hareket etmiş ise ilgili uyuşmazlıklar idari yargının görev alanına girmektedir. Ancak İdare bir Özel Hukuk Tüzel Kişisi olarak Özel Hukuk kurallarına göre işlem, eylem ve sözleşme yapabilir. Bu durumda da uyuşmazlığın çözüm yeri, Adli Yargı organları olacaktır. Bu teoride de ayrım kolay olmamaktadır. Bu ölçütlerde bazen yetersiz kalabilmektedir. Bu durumlarda Uyuşmazlık Mahkemesi sonucu belirlemektedir.
Yukarıdaki değerlendirmeden sonra bazı konuların İdari Yargı'nın görev alanı dışında kaldığı ve Adli Yargının görev alanına girdiği ortaya çıkmaktadır. Bunlar; kamu görevlilerine karşı açılan tazminat davaları, Özel Hukuk kişilerin arasındaki uyuşmazlıklar Tapu Sicili ile ilgili davalar ve Nüfus Sicili ile ilgili davalardır. Bu davalarda görevli mahkeme, Adliye Mahkemeleridir. Eğer dava konusu, bir kamu organının idari bir eylemi, işlemi veya sözleşmesi ise, bu idari ve yargının görev alanı içerisine girmektedir. Dolayısıyla mazbut vakıfların idaresi ve denetiminde dolayı çıkan uyuşmazlıklar aynı zamanda, mülhak vakıfların denetiminden sorumlu kamu kurumu olan VGM'nün tek taraflı yapmış olduğu idari eylem, işlem ve sözleşmelerden dolayı çıkan uyuşmazlıklar, İdari Yargıda çözülecektir.
Buna karşılık, vakfın kuruluşu, işleyişi, ispatı, mütevelli olacak kişiler, vakfiyenin yorumu ile ilgili davalar, kira sözleşmelerine ilişkin davalar taşınmazın vakıf adına tesciline ilişkin davalar ecr-i misil davası vakıf taşınmazın tahliyesi davası, vakıf malların mülkiyeti ile ilgili davalar ve mülhak vakıflarda mütevelli seçiminin iptali ile ilgili davalar Adli Yargıda çözüme kavuşturulacaktır. HUMK'nun 8. maddesinde belirtildiği gibi, kira sözleşmesinde doğan her çeşit, tahliye, akdin feshi veya tespit davaları ve bununla birlikte açılmış kira alacağı tazminat davaları Adli Yargıda görülecekti. Nitekim, Danıştay da verdiği bir kararında. "Vakıflar Mıntıka Müdürlüğü ile yapılan kira sözleşmesinin iptali talebiyle açılan davanın görülmesi ve çözülmesi Adli Mahkemeler aittir" diyerek bu durumu kabul etmektedir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi tapu sicili ile ilgili davalar idari yargının görev alanı dışındadır. Danıştay. "...çocuksuz olarak ölmeleri halinde varislerine ait gayr-ı menkul hakkında maluliyet kararı verilerek, vakıf adına tescil olunması işleminin iptaline ilişkin davanın çözümünün Adli Yargıda olacağı" ifade etmiştir.
Aynı şekilde, ecr-i misil ile ilgili vermiş olduğu bir kararında VGM tarafından, davacının oturmakta olduğu ev dolayısıyla ecr-i misil ödemesi gerektiği yolunda yapılan tebligatın iptali istemiyle açılan davada Adliye Mahkemelerinin görevli olduğuna karar verilmiştir.
Yine Danıştay bir kararında, vakıflara ait taşınmazlar kiracı olarak oturmakta iken, bunun "Eski eser" sayılarak tahliyesinin istenmesine itiraz eden davacı, taşınmazın, 7044 sayılı "Tarihi ve Mimari Kıymeti Haiz Eski Eserlerin Vakıflar Umum Müdürlüğüne Devrine Dair Kanunun" 2. maddesine göre eski eser niteliğindeki vakıflardan olmadığını ileri sürmüş; fakat davanın kiraya verilen taşınmazın tahliyesine ilişkin iptali talebiyle açıldığı anlaşılarak Adliye Mahkemelerinde çözümlenmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Başka bir kararında danıştay, Vakıf arazisinin mülkiyetinin devrine ilişkin VGM işleminin iptalinin aslında tapu kaydının geliştirilmesi olmadığı; böyle bir isteminde, MK'nun 1025. maddesinin hükmü gereğince, Adlı Yargı alanının görevi içine girdiğini belirtmiştir.
Adli ve İdari Yargı alanları arasında uyuşmazlık konusu olarak bir konuda taviz bedeline ilişkindir. Taviz bedeli, icareteyn ve mukataalı vakıfların tasfiyesi neticesi ödenen bedeldir. Ödenen bu bedelin karşılığında vakfın mülkiyeti, vakıftan, tasarruf edene geçmektedir (m.27). " Medeni Kanun'un MK'un yürürlüğe girmesinden sonra kurulacak vakıflar, MK hükümlerine tabi olacaktır. MK'un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar ise 1936 yılında yürürlüğe giren VK'na tabi olacaklardır. Bu arada 1926 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Bütçesi Kanunu'nun 7. maddesi VK çıkarılmadan önce icareteyn ve mukataa usullerinin yeniden uygulanmasını yasakladı. Bu Ve 1936 yılında çıkarılan VK ile de mukataalı ve icaretynli vakıflar taviz bedeli karşılığı olarak tasfiye edilmiştir. Ancak taviz bedelinin kime verileceği ve hukuksal içeriğinin ne olacağı belirlenmemiştir. İcareteynli vakıflar “mazbut icareteynli vakıflar” ve “mülhak icareteynli vakıflar” olarak ikiye ayrılmaktadır. Mazbut icareteynli vakıflar da taviz bedeli hazineye ödenecektir. Mülhak icareteynli vakıflarda ise vakfa veya mütevellisine ödenecektir.
Taviz bedelinin hukuksal içeriğini ise, bir kısım yazarlarımız taşınmaz mükellefiyetine benzetmişlerdir. Nitekim yasa maddesinin de taşınmaz mükellefiyetine benzetilmiştir.
Taviz bedeline ilişkin olarak Danıştay'ın vermiş olduğu kararlarında farklılıklar söz konusudur.
Danıştay eski tarihli bir kararında."2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 27. maddesine göre, mevcut mukataalı ve icareteynli gayr-ı menkullerin mülkiyetinin mutasarrıflarına intikal için yirmi misli bir taviz bedeli ödenmesi gerekmekte olup, anılan bedelin bu çeşit gayr-ı menkullerin bir ivazı olduğu ve uyuşmazlığın ivaz miktarına ilişkin bulunduğu cihetle, Danıştay'ın görevi dışında kalan davanın bu sebeple reddine karar verilmiştir" ifadesini kullanmaktadır.
Ayrıca bu konuda doktrinde, taviz bedelinin bir vergi olmayıp rekabenin bedeli olduğundan, Adli Yargının görev alanı içerisine girdiğini ileri süren yazarlarda vardır. 1981 yılında verdiği kararında ise Danıştay VK'nde öngörülen taviz bedelinin 1319 sayılı Yasa (Teşviki Sanayi Kanununa Müzeyyel Kanun) gereği verilen beyannamedeki değerlere göre hesaplanmasının mevzuata aykırı olduğunu; taviz bedelinin hesaplanmasının, VGM’ nün bir işlemi ile söz konusu olduğundan bu konudaki uyuşmazlığın İdari Yargı alanı içerisinde çözümlenmesi gerektiğini kabul etmiştir.
Yukarıda ifade edilen iki kararda, taviz bedelinin iki yönü ayrı ayrı ele alınarak sonuca gidilmiştir. Birinci yön, taviz bedelinin hesaplanmasıdır. Bu elbette ki idari bir işlemle gerçekleştiğinden, bu konudaki uyuşmazlıklar İdari Yargıda görülecektir. İkinci yön ise, taviz bedelini taşınmazın ivazı olarak kabul etmesidir. Bu konu ise taşınmazla ilgili olduğundan, bu konuda kabul etmesidir. Bu konu ise taşınmazla ilgili olduğundan, bu konuda çıkabilecek uyuşmazlıklar Adli Yargıda görülecektir. Taviz bedeli ile ilgili davalarda, bu iki ayrı duruma göre görevli mahkeme tespit edilecektir.
Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz, vakıf kurumu , İslam dinin den önce de var olan bir kurum olmasına rağmen , bugünkü kullandığımız anlamda vakıf kurumuna İslam dininin yayılmasından sonra daha çok rastlamaktayız.
Vakıf kurumuyla ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklarda yargı yarinin belirlenmesi konusunda zaman zaman sorunlar yaşanmış olunmasına rağmen uyuşmazlıklar ile ilgili genel olarak doktrinde şu sonuca varılmıştır:
Eğer dava konusu, bir kamu organının idari bir eylemi, işlemi veya sözleşmesi ise, bu idari yargının görev alanı içerisine girmektedir. Dolayısıyla mazbut vakıfların idaresi ve denetiminde dolayı çıkan uyuşmazlıklar aynı zamanda, mülhak vakıfların denetiminden sorumlu kamu kurumu olan VGM'nün tek taraflı yapmış olduğu idari eylem, işlem ve sözleşmelerden dolayı çıkan uyuşmazlıklar, İdari Yargıda çözülecektir
Buna karşılık, vakfın kuruluşu, işleyişi, ispatı, mütevelli olacak kişiler, vakfiyenin yorumu ile ilgili davalar, kira sözleşmelerine ilişkin davalar taşınmazın vakıf adına tesciline ilişkin davalar ecr-i misil davası vakıf taşınmazın tahliyesi davası, vakıf malların mülkiyeti ile ilgili davalar ve mülhak vakıflarda mütevelli seçiminin iptali ile ilgili davalar Adli Yargıda çözüme kavuşturulacaktır.
--------------------
Arş.Gör.Ömer ERGÜN