<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232</id><updated>2009-10-17T22:41:28.674-07:00</updated><title type='text'>Vakıflar Portalı / ESKİ VAKIFLAR BİLGİ DEPOSU</title><subtitle type='html'>Tüm Vakıflar ve Vakıfçıların buluşma noktası</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>16</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-7468484551211739380</id><published>2009-02-22T12:03:00.000-08:00</published><updated>2009-02-22T12:49:48.874-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vakıf Uyuşmazlıklarında Yargı Yerinin Belirlenmesi'/><title type='text'>VAKIF - ESKİ VAKIF KAVRAMLARI VE VAKIF UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YERİNİN BELİRLENMESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SaG6GdTydnI/AAAAAAAAAB0/_sj61AqE0kg/s1600-h/Ferman%2B34.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305726456128763506" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 100px; CURSOR: hand; HEIGHT: 174px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SaG6GdTydnI/AAAAAAAAAB0/_sj61AqE0kg/s200/Ferman%2B34.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;I- VAKIF KURUMUNUN ORTAYA ÇIKIŞI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik bir açıdan vakfı şöyle tanımlayabiliriz: Türk - İslam kültür sistemi unsurlarından birini, bu topluma mensup bir kişiyi harekete geçirerek onun özel mallarından bir kısmını kamu hizmeti görecek kuruluşlara dönüştürmesi eylemidir. Vakıf kurumunun oluşumuyla ilgili elimizde kesin diyebileceğimiz bilgiler yoktur. Zaten tarihin, özellikle milattan önceki kesitini, tarihçiler de kesin ve net olarak ifade edememektedirler. Dolayısıyla tarihsel bir kurum olan vakfın da oluşumu hakkında da net bilgiler yoktur. Ancak tarihçilerin ve bu konuda uzman olan bilim adamlarının söyledikleri ışığında vakıf kurumunun oluşumu hakkında bilgi kırıntıları edinebiliriz. Bu konuda öncelikle vakıf kurumunu oluşumundaki temel etkenlerin neler olduğunu ortaya çıkarılması lazım geldiği kanaatindeyiz. Vakıf etimolojik olarak incelendiğinde Arapça kökenli bir kelimedir; “durdurma” ve “hapsetme” anlamına gelmesine rağmen, günümüz de ise bir kurumu anlatmak için kullanılmaktadır. Bu anlamıyla vakıf, bir malı başkalarının müdahalelerinden men etmek olarak tanımlanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir deyişle de vakıf, “menfaati ibadullaha (insanlara) ait olmak üzere ' bir taşınmazı (ayn’ı) Cenab -ı Hakk ‘ın mülkü kılınması “ şeklinde ifade edilmektedir. Medeni kanun (MK)’ da ise,”gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır.” (MK m.101) şeklinde ifade edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, psikolojik ihtiyaçlar, psişik dürtüler, sosyal faktörlerin etkileşimini içeren normlar, kültürel değerler; hareketi yönlendirmeye ve kontrol etmeye yarayan mekanizmalardır. Dolayısıyla vakıf kurumunun oluşumunu bu mekanizmaların aracılığıyla bulabiliriz . Vakıf kurumu, insanın doğasında varolan iyilik yapma yönünün bir kurumdaki yansımasıdır. İnsan toplumsal bir varlıktır. Dolayısıyla kendi dünyasında yaşadığı halde ailesiyle, akrabasıyla, milletiyle, hatta bütün insanlarla ilgilidir; yani insan çevresine ilgisiz bir biçimde yaşayamamaktadır. Kıyılara vuran yunus veya balinalara, Filistin-İsrail savaşına ve Afrika da ki açlığa ilgisiz kalamamaktadır. Bütün bu olgular, insanın iyilik yapma yönünü aksiyoner hale getirmede birer etken olmaktadırlar. İşte bu iyilik yapma yönünün düzenli ve koordineli bir biçimde hayata geçirilmesinin görünümlerinden birisi de vakıf biçiminde kendisini göstermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumu meydana getiren bireylerin kabiliyet, beceri ve çalışkanlıklarının farklılık arz etmesi; zenginlik-yoksulluk, servet sahibi-sabit gelirler, toplumsal kategorilerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu toplumsal kategorileri, toplumu ayakta tutan, aralarındaki dengeyi sağlayan, yardım etme duygusudur. İşte bu duygu vakıf kurumunun oluşmasında etken olmuştur. Yoksul insanların, zengin insanlara olan sevgisini ve onlara karşı kin duymamayı; zengin insanlarında yoksullara, şefkat ve acıma hissini yaşatan yardımlaşma duygusudur. Egoizmin egemen olduğu toplumlarda bu iki temel toplum tabakası arasında uçurumlar meydana gelmekte, bu durum ise toplumsal kargaşalara neden olmaktadır. İşte bu anlamda fertler arasındaki sosyal yardım ve dayanışmanın en eski hukuksal şekillerinden biride vakıf olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine insan doğasındaki tapınma duygusunun toplumdaki görünümlerinden biri de, vakıf biçiminde kurumsallaşarak kendini göstermiştir. Doktrindeki bir görüşe göre; ilk çağlarda totemlere, putlara tapınma amacıyla kutsal sayılan tapınakların yapılması ve buraların kişilerin mülkiyetinden çıkarılıp kutsallaştırılması ve buralara gerekli hizmetleri sağlamak için kutsal sayılan bu yerlerin çevrelerinin, gelir getirecek biçimde örgütlenmesi vakıf kurumunun ilkel görünümü olarak kabul edilmektedir. Vakıf ile servet teşhiri arasında da bir ilginin olduğu doktrinde özellikle konuyu psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla inceleyen yazarlarca ifade edilmektedir. İnsanların tarihin ilk dönemlerinden beri çeşitli yollarla sahip oldukları zenginlikleri göstermeye çalıştıkları belki bu eğilimlerinin tatmini için ilk planda anlaşılması güç bazı dolaylı yollara başvurdukları görülmektedir. İnsan, üzerine yapıştırılmış olarak bir milyonluk banknotlara dolaşamayacağına göre sahip olduğu serveti gösterecek farklı yollar bulması gerekmiştir. İlkel topluluklarda, belki çok ilkel bir biçimde, potlaçlardaki servet tahribi, yağmalama gibi günümüze göre kaba biçimiyle sergilenen bu servet teşhiri eğilimi, günümüzün toplumlarında son derece incelmiş ve örtülmüş olarak görülmektedir diyebiliriz. Özellikle yüksek sosyetenin düzenlemiş olduğu "has bahçe" partileri ve "maskeli balolar" gereksiz "festivaller", içerik açısından ilk çağlardakilerle benzeşmektedir. Dolayısıyla insanın doğasındaki bu eğilim ile vakıf kurumu arasında ilgi kurmak mümkündür. Vakıflar da, bir yönüyle servet teşhiri eğilimlerini karşıladığına vakıf oluşturanların "iyiliksever" olarak anılarak toplumun beğenisini kazanarak hizmet ettiği söylenebilir. İnsanlardaki bu eğilimin (sahip olduğu serveti teşhir etme) yok edilmesi gereken negatif bir eğilim olarak görülebilir. Ancak bu eğilim sosyal amaçlara uygun bir biçimde kanalize edildiğinde, pozitif ve toplum açısından yararlı bir nitelik kazanabilmektedir. Bununla birlikte günümüze kadar gelen uygulamalar incelendiğinde bu eğilimin yok edilmesi mümkün olmayan, kanalize edilmesi halinde ise büyük toplumsal yararların söz konusu olabildiği gözlemlenmektedir. İşte vakıf kurumu bu noktada devreye girmekte, kişisel tatmin ve servet teşhiri eğilimi ile toplumsal yararı en uygun bir biçimde bağdaştırıldığı ifade edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konumuzla direk ilgisi olmamasına rağmen yukarıda belirtmeye çalıştığımız etkenler ile, oluşumu açıklanabilen tarihi bir kurum olan vakfın adı konusunda, Türk Hukuku'nda bir dönem belirsizlik yaşanmıştır. Lügat anlamı olarak "kuruluş", "kurum", "yapı" anlamlarına gelen, günlük Türkçe'de ise endüstriyel ve ekonomik kuruluşları ifade etmek için kullanılan "tesis" terimi, MK'un kabulü ile bir dönem "vakıf" kelimesi yerinde kullanılmıştır. Ancak bu dönemde bile MK içinde bir terim birliği sağlanamamış; zira MK'un çeşitli maddelerinde "tesis" ve "vakıf" terimleri birlikte eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Örneğin MK'un 78-81. maddelerinde sürekli biçimde "tesis" terimi kullanılmışken, MK'un 392.maddesinin metninde ve MK'un 473.maddesinin hem kenar başlığında hem de metninde "vakıf" terimi kullanılmıştır .MK'da değişiklik yapan 903 sayılı yasanın 3. maddesiyle bu terminolojik karışıklık giderilerek mevzuattaki terim ikiliğine son verilmiş ve "tesis" terimi kaldırılarak "vakıf" terimi tekrar ve genel olarak kabul edilmiştir. Yine 22.11.2001 tarihte kabul edilen 4721 sayılı yeni MK da da haklı olarak terim birliği konusuna dikkat edilmiştir. İşte toplumumuzda vakıf kurumuna, bir dönem insanları "hile-i şer'iyyeye" sevk eden bir kurum olarak bakılmış, hatta o kadar ileri gidilmiş ki, ismine bile tahammül edilememiş, "tesis" diye değiştirilmiştir. Bu görüş "batıdan gelen her şeyin iyi, bizim yaptığımız her şeyin kötü olduğunu" anlayışının ürünüdür. Vakıf kurumunun görmüş olduğu işlev bakımından Osmanlı İmparatorluğu uygulamasıyla Avrupa'daki uygulaması aynı olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında vakıf, bir çok kamu hizmetini de gerçekleştirmiştir. Vakıflar, okulların, hastanelerin, köprülerin ve yol yapımlarının vs. gibi kamu hizmetlerinin yürütülmesi işlerini yerine getirmişlerdir. Avrupa'da ve 1923'ten sonra da Türkiye'de ise MK yürürlüğe girdikten sonra vakıf, bir Özel Hukuk Kurumu olarak anlaşılmış ve bu yönde düzenlemelere gidilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda vakıf kurumunun tarihimizdeki görünümünü de belirtmekte fayda görüyoruz. Özellikle Osmanlı Hukukunda vakıf uygulamasıyla buna kaynak olarak kabul edilen, İslam Hukukundaki vakıf kurumuna da değinilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- İSLAM VE OSMANLI HUKUKU'NDA VAKIF&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A- İslam Hukuku’nda Vakıf Kurumu İslamiyet'in yayılmasıyla gelişme göstermiştir. Bütün Müslüman Devletlerde vakıflar, en fazla gelişen kurumlar arasında yer almaktadır. Öyle ki, Devletin yapması gereken bir çok kamu hizmetini yerine getirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam hukukunda vakıf, "menfaati insanlara ait olmak üzere bir malı Allah'ın mülkü hükmünde daimi surette temlik ve temellükten men eylemek ve vakfeden kimsenin arzu ettiği cihete sarf etmektir" biçiminde tanımlamıştır. Bu tanım daha çok Hanefi Hukukçularınca yapılan tanımlamadır. Müslüman Devletlerde vakıf kurumunun gelişmesinde en önemli etken, hukuk sisteminin asli kaynaklarını oluşturan Kur' an, Sünnet, İcma ve kıyas'a aykırı hükümler taşımamış olmasından kaynaklanmaktadır. Vakıf asli kaynaklardan olan Kur-an'da aynı isimle anlatılmasa da,vakıf kelimesinin anlamına yakın deyimlerle ifade edilmektedir. Sadaka, zekat, malından verme, hayırlı iş, ihsanda bulunma, gibi terimler, vakıf manasında ve vakfın içeriğini oluşturabilecek kelimelerdir. Ayrıca Kur-an'ın birçok ayetin de hayır işlemek,iyilik yapmak,fakirleri sevindirmek muhtaç olana yardım etmek emredilmektir. Bütün bu emirleri Müslümanlar vakıf şeklinde kurulacak bir kurum ile gerçekleştirmeyi uygun görmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca hadislerde Hz. Peygamber'in bizzat vakıf yaptığı ve bunu tavsiye ettiği rivayet edilmektedir. Hz. Peygamber, insanoğlunun öldükten sonra da devam edecek olan amellerden birisi olarak "sadaka-i cariye" kavramını öngörmüşlerdir. Nitekim hadisçiler bunu vakıf olarak yorumlamışlardır. Hatta bu anlamda, bizzat, Hz. Peygamber de vakıf kurmuştur. Bu konuda örnek olarak, "bir arazinin Hz. Peygamber tarafından menfaati yolculara ait olmak üzere vakfedildiği bildirilmektedir. Yine Hz. Ömer'in, Hz. Peygamber'e danışarak bir arsasını nasıl kullanırsa, Allah'ın daha çok hoşuna gidebileceğini sorduğunda Hz. Peygamber de "onu vakfet" demiştir. Yani "bu malın aslını vakfet, artık o hibe edilmez, varis olunmaz, yalnız onun ürünü kullanılır" diyerek vakfın temel unsurlarını içeren bir cevap vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf konusunda özellikle sahabe (Hz. Peygamber'i görenler) döneminde, herhangi bir itiraza rastlanılmamıştır. Hatta, sahabeden Câbir, şöyle demektedir: "Ben Mekke ve Medineli Müslümanlardan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakıf ve tasaddukda (sadaka vermek) bulunmuş olmasın". Bu durum Hz. Peygamber döneminden sonraki sahabe döneminde de vakıf üzerine icma-i ümmet (bir konuda aynı asırdaki içtihat sahiplerinin fikir birliğine varmaları) göstermesi açısından önemlidir . Ancak doktrinde, yukarıda geçen olayların ve hadislerin direk olarak vakıf kurumundan söz etmediği ancak birtakım yorumlarla bu şekilde anlamlar çıkarılmakta olduğunu ileri sürenlerde bulunmaktadır. Nitekim, "tenkitçi ve mukayeseli bir araştırma zihniyetiyle değil de, pratik gayelerle hareket eden eserlerde bu hadislerin bazılarının açık bir dayanak olup olmadığı üzerinde durulmaksızın anılmaktadır" denilerek, özellikle hadis metinlerinde vakıf kelimesi olmamasına rağmen bu terimin gerek Türkçe'ye ve gerekse Farsça'ya yapılan çevirililerinde "sadaka" yerine "vakıf" diye tercüme edildiği belirtilmektedir. Oysaki "sadaka", hatta "cari sadaka" terimi, "vakıf" terimine nazaran çok geneldir. Ayrıca "Hz peygamber'in, İslam Devletinin Devlet Başkanı olmasından dolayı yapmış olduğu işlemlerin de Kamu Hukuku tasarrufu olacağı doğaldır. Hatta İslam Hukuku, sulh yoluyla ele geçen arazi üzerinde Devlet Başkanına daha geniş bir takdir yetkisi tanıdığından bu arazilerin belirli bir gayeye tahsis edilmesi, Devlet Başkanı sıfatıyla bu yetkinin kullanılmasından ibarettir ", diyerek; yapılan işlemlerin bir Kamu Hukuku işlemleri olduğu ve bu nedenle de vakıf olarak nitelendirilemeyeceğini belirtmişlerdir. Bunun yanında, Kur'an da isim olarak geçmeyen ve Hz. Peygamber devrindeki varlığı şüpheli olan vakıf kurumunun köken itibarı ile İslamiyet en önceki devirlere ait olduğunu savunan görüşler de bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B- Osmanlı Hukukunda Osmanlı İmparatorluğu’nun kaynağı dindir. Ancak, dinsel kurumların egemenliğinin kabulü, idari yapısı gereği dinsel olmayan uygulamaların ve kurumların olmayacağı anlamına gelmez. Osmanlı uygulamasında vakıf toplumsal hayatın bütün kesitlerinde görülmektedir. İdari yapının başı olan kimseler vakıf kurdukları gibi, halk tabakasında olanlar da vakıf kurmuşlardır. Domaniç’te iki yüz kişilik bir aşiretle kurulan beylik 1450 yıllarında imparatorluk olmuştur. Nüfusun ve egemenlik sahasının artışı aşiretlikten imparatorluk anlayışına geçiştir, bu süre içinde çoğalan ve gelişen vakıf kurumunun kontrol altına alabilmek için düzenleyici işlemler yapma, zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu, vakıflar konusunda düzenleyici işlemler yaparken, Hanefi Fıkhına uygun olarak düzenlemede bulunmuştur. Ancak uygulamanın baskısıyla bu mezhebin görüşleri çoğu zaman aşınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, vakıf kurulmasını geniş ölçüde özendirmiştir. Böyle olunca da Osmanlı İmparatorluğu'nda "İnsanların en fazla muhtaç oldukları şeyi vakfetmek, vakıfların en hayırlısıdır inancı ile dinsel ve insancıl amaçlarla sayıları binleri aşan vakıflar oluşturulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nda vakfetme işleminin konusu kural olarak taşınmazlar idi. Ancak taşınmaz ile birlikte teferruat niteliğinde bulunan taşınırlar da taşınmaz ile birlikte vakfedilebilmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu'nda, bireylerin kendi mal varlıklarından ayırdıkları birikimler ile kurmuş oldukları vakıflar mütevellileri tarafından yönetilirdi. Kadılar tarafından da denetlenmekteydi. Devlet adamlarının veya Padişah yakınlarının meydana getirdiği (sahih veya gayr-ı sahih) vakıflar için ise, çeşitli idari ve denetim mekanizmaları oluşturulmuştur. Kanuni döneminde, Hürrem Sultan vakıflarının idaresi, Kapı Ağası'na verilmiştir. Bu uygulama ile, "Kapı Ağası Nezareti" doğmuştur. XVI. Yüzyıl sonlarına doğru kurulan "Haremeyn Nezareti", Devlet adamları ve Padişah yakınlarının kurmuş oldukları vakıfların yönetimini üstlenmiştir. Daha sonraları ise, I. Abdulhamid'in kendi vakıfları için kurduğu idari örgüt, "Evkaf-ı Hümayun Nezareti" nin kurum olarak, oluşumunun çekirdeğini oluşturmuştur. Sonuçta çeşitli aşamalar geçirerek 1826 yılında vakıfların yönetimi için "Evkaf-ı Hümayun Nezareti" resmen kurulmuştur. Evkaf-ı Hümayun Nazırı (zaman zaman katılması uygun görülmemiş olsa da) Bakanlar Kurulu niteliğindeki kurula katılmıştır. Cumhuriyetten sonrada ise de vakıfların yönetim ve denetimi, 1924 yılına kadar "Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti'ne bırakılmıştır . Osmanlılarda vakıf davalarına bakan özel yargı organları kurulmuştur. Vakıf davaları, diğer davalar gibi kadılar tarafından da görülmekteydi, hem genel şer'iyye mahkemelerinde görülen vakıf davaları, hem de nizamiye mahkemeleri kurulduğunda, kısmen bu mahkemelerin görev alanına girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;II - ESKİ VAKIF KAVRAMI, KAPSAMI VE SINIRI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1 - ESKİ VAKIF KAVRAMI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasıyla onun mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki vakıf kurumu gibi,bazı kurumları devam ettirmiştir. Vakıf, Osmanlı İmparatorluğu'nda geçirdiği bir çok aşamadan sonra Evkaf-ı Hümayun Kurumu tarafından idare edilmiş ve fıkıh esaslarına göre hukuksal statüsü belirlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, vakıfların yönetimi 3 Mart 1924 yılına kadar, Şeyh-ul İslamlıkla birleştirilerek Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti adı altında, bir vekalet kurumu içerisinde düzenlenmiştir. 1924 yılında Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti 429 sayılı kanun ile ilga edilerek bu teşkilatın görevlerini yerine getirmek üzere,Başbakanlığa bağlı olarak oluşturulan VGM kurulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 Ekim 1926 yılında ise MK yürürlüğe girmiştir. Yine aynı tarihte yürürlüğe giren "Kanun-u Medeninin Sureti Meriyeti ve Şekli Tatbiki Hakkındaki Kanun" da, vakıflarla ilgili olarak bir hüküm getirilmektedir. İlgili Yasa'nın 8. maddesinde, "Kanun-u Medeninin meriyeti vaazından mukaddem vücuda getirilen evkaf hakkında, ayrıca bir tatbikat kanunu neşrolunur" denilerek ayrı bir kanundan söz edilmektedir. Yani, 1926 yılından önce kurulmuş ve varlığını devam ettiren vakıflarla ilgili olarak ayrı bir Vakıflar Kanunun çıkarılacağından söz etmektedir. Nitekim 1926 yılında MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar hakkında uygulanmak üzere, kanun yapımı için İsviçre’den Profesör Leemann Hükümet tarafından getirilerek çalışmalara başlanılmış, daha sonra 1935 yılında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu (VK) olarak yürürlüğe girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, doktrinde tartışma konusu olan bir konuya da değinmek istiyoruz. MK yürürlüğe girdikten sonra, tarihsel bir anlam yüklü olan "vakıf" terimi yerine belki de kaynak alınan yasanın dilimize çeşitli komisyonlar tarafından çevrilmiş olması sonucu "tesis" terimi kullanılmıştır. Bu durum, doktrinde tartışmaya sebep olmuş, sonuç olarak iki ayrı görüş ortaya çıkmıştır. Bazı yazarlar, MK’ da "vakıf" terimi ile "tesis" terimlerinin bir arada kullanılmasının yerin deliğini savunarak; bu şekilde hukuk dilimizin zenginleşeceğini ileri sürmektedirler. Ayrıca MK’ un kabulünden önce kurulmuş vakıflar için "vakıf" terimini, kullanarak iki terimin daha açık olarak birbirinden ayırt edilebileceğini belirtmiştir. Doktrindeki diğer bir görüşe göre ise "vakıf" terimin uygulamaya yerleşmiş ve herkesçe benimsenmiş bir terim olduğunu belirterek, "tesis" teriminin kullanılmasını yerinde bulmamışlardır. MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar ile MK hükümlerine göre kurulmuş vakıflar da birbirinden ayırt etmek için, MK’ un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş olan vakıflara "eski vakıflar"; MK hükümlerine göre kurulmuş olan vakıflara da yalnızca "vakıflar" diyerek bu ayrımın vurgulanabileceği ifade edilmiştir. İşte 2762 sayılı VK uygulandığı ve 1926'dan önce kurulmuş olan vakıflar, eski vakıf olarak kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- ESKİ VAKIFLARIN KAPSAMI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MK yürürlüğe girmeden önce kurulmuş olan ve eski vakıf olarak adlandırılan vakıfları, kanun koyucu gerek vakfın amacı, gerek kuruluş biçimi, gerekse vakıf yapmaya sevk eden nedenler açısından daha sonra kurulan, vakıflardan farklı olduğu için, bu vakıflara özgü olarak, yukarıda belirttiğimiz gibi VK çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VK, MK'dan önce kurulan vakıfları iki ana başlıkta ele almaktadır. Birincisi, ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olmayıp bir bütün halinde VGM'nce temsil edilen mazbut vakıflar, ikinci olarak da tüzel kişiliğini sürdürmekle birlikte, VGM’ nün vesayeti altında olan mülhak vakıflardır. Bu yasa incelendiğinde, üç temel özellik görülmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Eski mazbut ve mülhak vakıflar ortadan kaldırılmış ve bunlar için yeni düzenlemeler getirilmiştir. Dolayısıyla bazı vakıflar açısından II. Mahmut'tan beri süre gelen "merkezileştirme ve ferdiyetine" son vererek, bir kamu tüzel kişiliğinde, özümleme süreci devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VK'nun 1. maddesinde, eski vakıflar iki ana başlıkta incelenmektedir: mazbut vakıflar ve mülhak vakıflar. Mülhak vakıflar ise, cemaat ve esnaf vakıfları diye bir ayrım söz konusudur. Mazbut vakıflar, VGM'nce idare edilen ve bir bütün halinde tüzel kişiliğe sahip olan vakıflardır (m.1). bu tür vakıfların hangileri olduğu "a", "b", "c", "ç", ve "d" bentlerinde sayılmıştır. Yani, yasa'nın yürürlüğe girmesinden önce zapt edilmiş olanlar (VGM kurulduktan sonra malvarlığı bu Genel Müdürlüğe geçen vakıflar), daha önce idaresi VGM’ ne geçen vakıflar, mütevelliliği bir makama şart edilmiş olan vakıflar, kanunen veya fiilen Hayri bir hizmeti kalmamış vakıflar ile mütevelliliği vakfedenlerin çocuklarından başkalarına şart edilmiş olan vakıflar; mazbut olarak nitelendirilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca VK, mülhak vakıf kesiminden, mazbut vakfa geçiş sonucunu doğuracak kurallar getirilmiştir. Örneğin, on yıldan beri mütevelliliği kimseye tevcih edilmemiş (idaresi kimseye verilmemiş) olan vakıflar da artık tevcih yapılmayacağını, mazbut vakıflar kapsamına alınacağını belirtmektedir (m.39). Yine 7. maddede belirtilen ve 36. madde ye yapılan atıf ile, "süresi içinde kısmen veya tamamen kütüğe kaydettirilmeyen vakıflar mazbut vakıflar arasına alınır" ifadesi, mazbut vakıfların kapsamını genişletmektedir. Bununla birlikte 21. maddede "mütevellisi olması gerekenlerden hiç kimse sağ kalmamışsa, o vakıf, mazbut vakıflar arasında alınır" diyerek; mülhak vakıf kesiminden, mazbut vakıfına kesimine geçişi düzenlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir vakıf mazbut vakıflar arasına alınmasına ilişkin karar, idari nitelikte bir karardır. Bundan dolayı uyuşmazlık halinde İdari Yargı görevlidir . Mazbut vakıfların yönetim biçimine gelince VK'nda belirtildiği gibi (m.1), bu tür vakıflar VGM'nce yönetilmektedir. Bir bütün olarak tüzel kişilikleri ise, yine VGM'nce temsil edilmektedir. Yani bir kamu tüzel kişiliğine sahip olan VGM, mazbut vakıfların tüzel kişiliğini temsil etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanaatimize göre, Öztürk'ün de belirttiği gibi43 mazbut vakıflar tüzel kişiliği alelade bir Özel Hukuk tüzel kişiliği değildir. Fiil ehliyetinden yoksun olması ve kamu tüzel kişiliğine sahip bir kurum tarafından temsil edilmesi onu kamu tüzel kişiliğine benzer bir tüzel kişiliğe sahip olduğunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülhak vakıflar ise, yine VK'nun 1. maddesine göre "mütevelliliği fer'ilerine şart edilmiş olan ve onlar tarafından idare olunan tüzel kişiliği haiz..." vakıflardır. Ancak, VGM’ nün denetimi altındadırlar. Mütevelliler, vakfiyede yazılı şartları yerine getirmekle yükümlüdürler. VK'nun 23 ve 25. maddelerinde mütevellilerin görevleri belirtilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülhak vakıfların mütevelliliği, VGM tarafından verilmektedir. Genel Müdürlükçe bu işlem yapılmadan mütevelli vakfa el koymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülhak vakıflar duruma göre üç şekilde yönetilmektedir. Esas olan mütevelli eliyle yönetilmesidir. Ancak mütevellinin ölmesi, azledilmesi veya istifası durumlarında, VGM'nce yeni mütevelli atanmasına kadar emaneten idare edilir. Veya mütevelli olacak durumdaki kişi, Yasa'da belirtilen şartlara uymuyorsa, vakıf, bu kişinin adına VGM'nce niyabetten idare edilir. Kanuni şartlar gerçekleştiğinde, bu kişi mütevelli olarak tayin edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine VK'nun 6. maddesine göre, mülhak vakıflar, VGM'nce niyabetten idare edilse bile ayrı ayrı tüzel kişiliklerini korumaktadırlar. Bunlar kendi sözleriyle bağlı olurlar ve borçlarını kendi malvarlıklarıyla öderler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütevellinin kim olacağı, vakfiyede belirtilen koşullara göre belirlenecektir. Vakfiyenin yorumunda anlaşmazlık çıktığında, Adli Yargıda "tevliyeti istihkak" davası açılacak mütevelliliği tespit edilecektir. VK.Cemaat ve esnaf vakıflarını da mülhak vakıflar arasında saymıştır (m.1). Cemaat Vakıfları, yurdumuzda MK yürürlüğe girmeden önce kurulmuş olan vakıflardır. Rum, Ermeni, Yahudi vs. azınlıklara ait olan ve onların dini, Kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuşlardır. Cemaat Vakıfları'nın VK'nun 5404 sayılı yasa ile yapılan değişikliğinde azınlık cemaatlerince seçilecek kişi veya heyetler tarafından yönetilecekleri ilkesi getirilmiştir. Ancak seçilmiş kişi veya heyetlerce yönetilmelerine rağmen VGM’ nün denetimine tabidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaat vakıfları'nın tüzel kişilikleri bulunmasına rağmen; taşınmaz mal edinebilmeleri için, vakfiyeleri veya vakfiyeleri yerine geçen beyannamelerinde izin verir mahiyete bir hüküm bulunması gerekmektedir. Ancak bu konuda cemaat vakıflarının tüzel kişilikleri bulunduğundan, tüzel kişilerin taşınmaz almasına herhangi bir engel olmadığından cemaat vakıflarının da taşınmaz mal edinebileceği doktrinde savunulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaat Vakıfları, Osmanlı İmparatorluğu zamanında taşınmaz mal alıp Kilise veya benzeri yapılar yapmak zorunda kaldıklarında bu gibi yerleri muvazaalı (danışıklı) olarak kişiler üzerinde kaydetmişlerdir. Daha sonra 1934 yılında çıkarılan Tapu Kanunu'nun 3. maddesinde, "varolan taşınmazların dışına çıkılmamak ve hükümetten izin almak şartıyla" tüzel kişilerin adına tescil edilebileceği belirtilmiştir. Cemaat Vakıflarının statüsü, uluslararası platformda Lozan Atlaşması'nın 37-45 maddeleri ile güvence altına alınmıştır. Bu maddelerde, Türkiye'nin iç mevzuatını cemaat vakıflarıyla ilgili olarak Lozan Antlaşması'nın 37-45. maddelerine göre düzenleyeceğini (m.37), ayrıca Türkiye'de oturan herkes her inancın, dinin yada mezhebin kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini ister açıktan ister özel olarak serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacağını (m.38), yine Müslüman olmayan azınlıklara bağlı olan Türk vatandaşları, Müslümanların yararlandıkları aynı vatandaşlık haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklarını, sonuç olarak bunların hem hukuk bakımından hem de uygulamada öteki Türk vatandaşlarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacaklarını ve Türkiye'deki vakıflarına ve hayır işleri kurumlarına her türlü kolaylıkları sağlayacağını belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mülhak vakıflar içinde değerlendirilen vakıflardan biri de Esnaf Vakıfları'dır. Bunlar, belirli meslek guruplarına yönelik vakıflardır. Her birinin ayrı tüzel kişiliği vardır ve kendi seçtikleri yönetim kurulu eliyle yönetilirler. Mülhak vakıflar arasında sayılmalarına rağmen pek gelişmemişlerdir. Bundan dolayı, Hatemi'nin de belirttiği gibi bu tür vakıflar "esnaf yararına olan kazandırmalar esnaf dernekleri tüzel kişilerinin eline geçmiş ve ayrıca mal topluluğu, vakıf türünden bir tüzel kişilik doğmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. VK.'nun meydana getirdiği 2. değişiklik "vakıf mallar" üzerindedir. Vakıf malların kullanım şekli değiştirilmiştir. İcareteyin ve mukataalı vakıf çeşitleri kaldırılmıştır. Bunları belirli bir taviz bedeli karşılığında tasarruf sahibine bırakma ilkesini getirmiştir (m.27).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. VK'nun meydana getirdiği diğer bir değişiklik de, genel olarak vakıfların yönetimi, denetimi ve temsili için kamu tüzel kişiliğine sahip olan VGM.'nun kurulmasıdır(m.2). VGM'nun iki yönü vardır. Birincisi, VK'nun 1. maddesinde belirtilen mazbut vakıfların tüzel kişiliklerini bir bütün olarak temsil etmesidir.İkinci yönü ise,mütevelliler tarafından yönetilen ve ayrı ayrı tüzel kişileri olan mülhak vakıfların idari denetimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VGM, Başbakanlığa bağlı katma bütçeli bir kamu kurumudur.Bir başka deyişle "VGM ayrı bir kamu tüzel kişiliği olarak kabul edilen mazbut vakıflar tüzel kişiliğini temsil etmekte; eski hukuk döneminden gelen ve bireyselliğini koruyan mülhak vakıfları idari vesayeti altında bulundurulmakta, MK'a göre kurulan vakıfları da denetlemektedir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;III- VAKIF UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YERİNİN BELİRLENMESİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktrin ve uygulamayı en çok meşgul eden konulardan birisi, Adli ve idari Yargının görev alanları konusundaki uyuşmazlıklarıdır. Hukuk sistemimiz Yargı Birliği Sistemi değildir. Bizde yargı sistemi, Askeri, İdari ve Adli olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır(AY m.154,155 ve 156) Kamu görevlilerine karşı açılan davalarda görevli mahkemeler, İdare Mahkemeleridir. Ve Özel Hukuk kişileri arasındaki uyuşmazlıklarda Adli yargıda çözümlenmektedir. Ayrıca Tapu sicili ile ilgili davalar ve nüfus siciliyle ilgili uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Adliye Mahkemeleridir. Konumuz açısından daha çok Adlı-İdari Yargı ayırımı önemlidir. Vakıflarla ilgili uyuşmazlık konularından hangisinin Adli Yargıya hangisinin İdari Yargıya girdiği tartışması önem arz etmektedir. İdari Yargı, 1982 Anayasası'nın 155. maddesinde düzenlenmiştir. Adli ve İdari Yargının ayrılığı, uyuşmazlık konularına uygulanacak hukuk kurallarının ve ilkelerinin farklılıkları noktasında önem kazanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B-Yargı Yerinin Belirlenmesi İle İlgili Ölçüler. İki yargı arasında görev alanının sınırlarını çizmek için, doktrinde çeşitli görüşler ileri sürülmüş; zamanla belirli bir gelişim göstermiştir. Adli ve İdari Yargı yerleri arasında görev yerinin belirlenmesinde üç ölçüt kullanılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Hakimiyet ve Kamu Gücü (Temşiyet). Yönetim Kamu gücünü kullanarak yaptığı işlemler ile, kamu gücünü kullanmada yaptığı işlemler arasında ayrım yapılmakta, Kamu gücü kullanarak yapılan işlemler için İdari Yargı, Kamu gücü kullanmada yaptığı işlemler için ise, Adli Yargı görevli olarak kabul edilmektedir. Bu ayrımdan daha sonra vazgeçilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b- Kamu Hizmeti Ölçütü. Kamu hizmetinin yürütülmesinden dolayı çıkan uyuşmazlıklar da, İdari Yargı görevli olurken idarenin 3. kişilerle olan ilişkilerinde Özel Hukuk hükümleri uygulanarak, Adli Yargı görevli sayılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c- Yönetsel İşlem, Eylem ve Sözleşme Ölçütü. İdare, yönetsel bir işlemi veya sözleşmeyi yaparken Özel Hukuk kişilerinden üstün bir kamu tüzel kişisi olarak hareket etmiş ise ilgili uyuşmazlıklar idari yargının görev alanına girmektedir. Ancak İdare bir Özel Hukuk Tüzel Kişisi olarak Özel Hukuk kurallarına göre işlem, eylem ve sözleşme yapabilir. Bu durumda da uyuşmazlığın çözüm yeri, Adli Yargı organları olacaktır. Bu teoride de ayrım kolay olmamaktadır. Bu ölçütlerde bazen yetersiz kalabilmektedir. Bu durumlarda Uyuşmazlık Mahkemesi sonucu belirlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki değerlendirmeden sonra bazı konuların İdari Yargı'nın görev alanı dışında kaldığı ve Adli Yargının görev alanına girdiği ortaya çıkmaktadır. Bunlar; kamu görevlilerine karşı açılan tazminat davaları, Özel Hukuk kişilerin arasındaki uyuşmazlıklar Tapu Sicili ile ilgili davalar ve Nüfus Sicili ile ilgili davalardır. Bu davalarda görevli mahkeme, Adliye Mahkemeleridir. Eğer dava konusu, bir kamu organının idari bir eylemi, işlemi veya sözleşmesi ise, bu idari ve yargının görev alanı içerisine girmektedir. Dolayısıyla mazbut vakıfların idaresi ve denetiminde dolayı çıkan uyuşmazlıklar aynı zamanda, mülhak vakıfların denetiminden sorumlu kamu kurumu olan VGM'nün tek taraflı yapmış olduğu idari eylem, işlem ve sözleşmelerden dolayı çıkan uyuşmazlıklar, İdari Yargıda çözülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, vakfın kuruluşu, işleyişi, ispatı, mütevelli olacak kişiler, vakfiyenin yorumu ile ilgili davalar, kira sözleşmelerine ilişkin davalar taşınmazın vakıf adına tesciline ilişkin davalar ecr-i misil davası vakıf taşınmazın tahliyesi davası, vakıf malların mülkiyeti ile ilgili davalar ve mülhak vakıflarda mütevelli seçiminin iptali ile ilgili davalar Adli Yargıda çözüme kavuşturulacaktır. HUMK'nun 8. maddesinde belirtildiği gibi, kira sözleşmesinde doğan her çeşit, tahliye, akdin feshi veya tespit davaları ve bununla birlikte açılmış kira alacağı tazminat davaları Adli Yargıda görülecekti. Nitekim, Danıştay da verdiği bir kararında. "Vakıflar Mıntıka Müdürlüğü ile yapılan kira sözleşmesinin iptali talebiyle açılan davanın görülmesi ve çözülmesi Adli Mahkemeler aittir" diyerek bu durumu kabul etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda da belirttiğimiz gibi tapu sicili ile ilgili davalar idari yargının görev alanı dışındadır. Danıştay. "...çocuksuz olarak ölmeleri halinde varislerine ait gayr-ı menkul hakkında maluliyet kararı verilerek, vakıf adına tescil olunması işleminin iptaline ilişkin davanın çözümünün Adli Yargıda olacağı" ifade etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde, ecr-i misil ile ilgili vermiş olduğu bir kararında VGM tarafından, davacının oturmakta olduğu ev dolayısıyla ecr-i misil ödemesi gerektiği yolunda yapılan tebligatın iptali istemiyle açılan davada Adliye Mahkemelerinin görevli olduğuna karar verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Danıştay bir kararında, vakıflara ait taşınmazlar kiracı olarak oturmakta iken, bunun "Eski eser" sayılarak tahliyesinin istenmesine itiraz eden davacı, taşınmazın, 7044 sayılı "Tarihi ve Mimari Kıymeti Haiz Eski Eserlerin Vakıflar Umum Müdürlüğüne Devrine Dair Kanunun" 2. maddesine göre eski eser niteliğindeki vakıflardan olmadığını ileri sürmüş; fakat davanın kiraya verilen taşınmazın tahliyesine ilişkin iptali talebiyle açıldığı anlaşılarak Adliye Mahkemelerinde çözümlenmesi gerektiği ifade edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir kararında danıştay, Vakıf arazisinin mülkiyetinin devrine ilişkin VGM işleminin iptalinin aslında tapu kaydının geliştirilmesi olmadığı; böyle bir isteminde, MK'nun 1025. maddesinin hükmü gereğince, Adlı Yargı alanının görevi içine girdiğini belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adli ve İdari Yargı alanları arasında uyuşmazlık konusu olarak bir konuda taviz bedeline ilişkindir. Taviz bedeli, icareteyn ve mukataalı vakıfların tasfiyesi neticesi ödenen bedeldir. Ödenen bu bedelin karşılığında vakfın mülkiyeti, vakıftan, tasarruf edene geçmektedir (m.27). " Medeni Kanun'un MK'un yürürlüğe girmesinden sonra kurulacak vakıflar, MK hükümlerine tabi olacaktır. MK'un yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş vakıflar ise 1936 yılında yürürlüğe giren VK'na tabi olacaklardır. Bu arada 1926 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Bütçesi Kanunu'nun 7. maddesi VK çıkarılmadan önce icareteyn ve mukataa usullerinin yeniden uygulanmasını yasakladı. Bu Ve 1936 yılında çıkarılan VK ile de mukataalı ve icaretynli vakıflar taviz bedeli karşılığı olarak tasfiye edilmiştir. Ancak taviz bedelinin kime verileceği ve hukuksal içeriğinin ne olacağı belirlenmemiştir. İcareteynli vakıflar “mazbut icareteynli vakıflar” ve “mülhak icareteynli vakıflar” olarak ikiye ayrılmaktadır. Mazbut icareteynli vakıflar da taviz bedeli hazineye ödenecektir. Mülhak icareteynli vakıflarda ise vakfa veya mütevellisine ödenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taviz bedelinin hukuksal içeriğini ise, bir kısım yazarlarımız taşınmaz mükellefiyetine benzetmişlerdir. Nitekim yasa maddesinin de taşınmaz mükellefiyetine benzetilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taviz bedeline ilişkin olarak Danıştay'ın vermiş olduğu kararlarında farklılıklar söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Danıştay eski tarihli bir kararında."2762 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 27. maddesine göre, mevcut mukataalı ve icareteynli gayr-ı menkullerin mülkiyetinin mutasarrıflarına intikal için yirmi misli bir taviz bedeli ödenmesi gerekmekte olup, anılan bedelin bu çeşit gayr-ı menkullerin bir ivazı olduğu ve uyuşmazlığın ivaz miktarına ilişkin bulunduğu cihetle, Danıştay'ın görevi dışında kalan davanın bu sebeple reddine karar verilmiştir" ifadesini kullanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bu konuda doktrinde, taviz bedelinin bir vergi olmayıp rekabenin bedeli olduğundan, Adli Yargının görev alanı içerisine girdiğini ileri süren yazarlarda vardır. 1981 yılında verdiği kararında ise Danıştay VK'nde öngörülen taviz bedelinin 1319 sayılı Yasa (Teşviki Sanayi Kanununa Müzeyyel Kanun) gereği verilen beyannamedeki değerlere göre hesaplanmasının mevzuata aykırı olduğunu; taviz bedelinin hesaplanmasının, VGM’ nün bir işlemi ile söz konusu olduğundan bu konudaki uyuşmazlığın İdari Yargı alanı içerisinde çözümlenmesi gerektiğini kabul etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda ifade edilen iki kararda, taviz bedelinin iki yönü ayrı ayrı ele alınarak sonuca gidilmiştir. Birinci yön, taviz bedelinin hesaplanmasıdır. Bu elbette ki idari bir işlemle gerçekleştiğinden, bu konudaki uyuşmazlıklar İdari Yargıda görülecektir. İkinci yön ise, taviz bedelini taşınmazın ivazı olarak kabul etmesidir. Bu konu ise taşınmazla ilgili olduğundan, bu konuda kabul etmesidir. Bu konu ise taşınmazla ilgili olduğundan, bu konuda çıkabilecek uyuşmazlıklar Adli Yargıda görülecektir. Taviz bedeli ile ilgili davalarda, bu iki ayrı duruma göre görevli mahkeme tespit edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunu ifade edebiliriz, vakıf kurumu , İslam dinin den önce de var olan bir kurum olmasına rağmen , bugünkü kullandığımız anlamda vakıf kurumuna İslam dininin yayılmasından sonra daha çok rastlamaktayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kurumuyla ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklarda yargı yarinin belirlenmesi konusunda zaman zaman sorunlar yaşanmış olunmasına rağmen uyuşmazlıklar ile ilgili genel olarak doktrinde şu sonuca varılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dava konusu, bir kamu organının idari bir eylemi, işlemi veya sözleşmesi ise, bu idari yargının görev alanı içerisine girmektedir. Dolayısıyla mazbut vakıfların idaresi ve denetiminde dolayı çıkan uyuşmazlıklar aynı zamanda, mülhak vakıfların denetiminden sorumlu kamu kurumu olan VGM'nün tek taraflı yapmış olduğu idari eylem, işlem ve sözleşmelerden dolayı çıkan uyuşmazlıklar, İdari Yargıda çözülecektir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, vakfın kuruluşu, işleyişi, ispatı, mütevelli olacak kişiler, vakfiyenin yorumu ile ilgili davalar, kira sözleşmelerine ilişkin davalar taşınmazın vakıf adına tesciline ilişkin davalar ecr-i misil davası vakıf taşınmazın tahliyesi davası, vakıf malların mülkiyeti ile ilgili davalar ve mülhak vakıflarda mütevelli seçiminin iptali ile ilgili davalar Adli Yargıda çözüme kavuşturulacaktır.&lt;br /&gt;--------------------&lt;br /&gt;Arş.Gör.Ömer ERGÜN&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-7468484551211739380?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/7468484551211739380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=7468484551211739380' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7468484551211739380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7468484551211739380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2009/02/vakif-eski-vakif-kavramlari-ve-vakif.html' title='VAKIF - ESKİ VAKIF KAVRAMLARI VE VAKIF UYUŞMAZLIKLARINDA YARGI YERİNİN BELİRLENMESİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SaG6GdTydnI/AAAAAAAAAB0/_sj61AqE0kg/s72-c/Ferman%2B34.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-7287489095430617493</id><published>2008-12-23T13:03:00.000-08:00</published><updated>2008-12-23T13:16:49.807-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vakıf Arazilerin Çeşitleri'/><title type='text'>VAKIF ARAZİLERİN ÇEŞİTLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SVFU6rkdg1I/AAAAAAAAABs/hWp8Osf-Do0/s1600-h/fermanlar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283097204987102034" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 84px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SVFU6rkdg1I/AAAAAAAAABs/hWp8Osf-Do0/s200/fermanlar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ev, dükkân, arsa, tarla ve arazı gibi gayrı menkullere "akar" denir. Çoğulu "akârât" tır.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vakıf akarlar ikiye ayrılır :&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1- Mülkün bizzat ayn'ından yararlanmak üzere vakfedilen yerler.&lt;/strong&gt; Bunlar kiraya verilmeksizin, yararlanması şart koşulan kimselerin bizzat içinde oturarak veya başka şekilde kullanarak yararlandığı yerlerdir. Bunlara "hayır müesseseleri" denir. Mescidler, okul ve medreseler, çeşmeler, kütüphaneler, imârethaneler, din görevlisi olarak veya hayır işlerinde çalışanların oturması için vakfedilen yerler, kabristanlıklar bu niteliktedir.&lt;br /&gt;Hayır müesseseleri de ikiye ayrılır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Birincisi; kendisinden yoksulların da zenginlerin de yararlanmaları caiz olan hayır müesseseleridir. Mescitler, kütüphaneler, köprüler, çeşmeler, misafirhaneler, umuma ait kabristanlıklar böyledir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İkincisi: Yalnız yoksulların yararlanıp, zenginlerin yararlanmasının caiz olmadığı hayır müesseseleridir. imârethaneler, hastaların yiyecekleri ve ilaçları vakıf tarafından verilmek üzere kurulan vakıf hastahaneler bu niteliktedir. Bunlarda, vakfedenin yalnız yoksulların yararlanacağını vakıfnamede belirtmesi şart değildir. Ancak vakıfnamede, yoksullarla birlikte zenginlerin de yararlanabileceği şart koşulmuşsa bunlardan zenginler de yararlanabilir. Yalnız zengin lerin yararlanması şart koşulmuş bulunursa böyle bir vakıf sahih olma (bk. Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk Islâmiyye ve Istilâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, Istanbul 1969, IV, 321, V, 9)&lt;br /&gt;Mescidler en önemli hayır müesseselerinden olup, tamir ve bakımı içi kendi vakfı yeterli olmaz veya vakıf bulunmazsa bunun Islâm Devleti tarafından tamir edilmesi gerekir. Çünkü topluma ait bir ibadethane kam müessesesi niteliğindedir. Mahalle sakınlerine küçük gelen bir mescid yıkılarak, o mahalle veya köy halkı tarafından daha büyüğü yapılabilir. Bir mescidi genişletmek için bitişiğinde bu mescide gelir getiren vakıf kısmı buna ilâve edilebilir. Bir mescid harap olup, cemaati kalmasa, o mescid Imam Muhammed'e göre vakfedeni veya mirasçılarının mülküne döner Ebû Yusuf'a göre dönmez, sonsuza kadar mescid kalır. Bunun satılıp bu delının veya gelirının başka bir mescide harcanması caiz değildir. Fetvaya esas olan görüş budur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Yolcuların, sınır bekçilerinin veya bir kısım tarikat ehlının içinde oturmaları veya içinde yoksulların yedirmesi için bina edilen ve "ribât" denilen vakıf hanlar, kışlalar, tekkeler imârethanelerde hayır müesseselerindendir. Ribatlara vakfedilen akarların gelirleri buralardaki yoksullara sarf edilir. Bu ribatın tamirine veya müezzin gibi hizmetkârlarına sarf edilmez. Eğer bunlar da yoksul ise kendilerine zekât nisabından eksi miktar verilebilir. Hacıların oturması şart koşulan evler, hac mevsiminden sonra kiraya verilerek bedellerinden tamirleri yapılır. Artanı olursa da yoksullara dağıtılır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Vakıf çeşmelerden, sebillerden yoksullar da zenginler de su içebilirler. Sebil gibi suları yalnız içmeğe tahsis edilmiş olan vakıf yerlerin sularıyla âbdest alınması caiz olmaz.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Kabristanlıklar da önemli hayır müesseselerinden sayılmıştır. Müslümanlara ait mezarlıklar hiç bir sebeple işgal edilemez veya başka bir müessese ya da çiftlik haline getirilemez. Gayrı müslimlere ait kabırlere de tecavüz edilemez. Bunlar da kabırlerin izi kalmayınca buralara Müslümanlarda defnedilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2- Kiraya verilip gelirının bir hay yönüne sarf edilmesi şart kılınmış akarlar.&lt;/strong&gt; Bunlar da tek kiralı, çifte kiralı veya mukâtaalı vakıflar olma üzere üçe ayrılır:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tek kiralı (icare-i vahîdeli) vakıflar :&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bunlar ay ve yıl gibi bir süreyle ve rayıç bedelleriyle mütevellileri tarafından kiraya verilir, alınacak kira bedelleri de vakıfnâmedeki belirli yerlere sarf edilir. Bu çeşit vakıf yerlerin kira süreleri son bulunca, yeniden aynı kiracılara veya başkalarına kiraya verilir. Kira süresi sona erince, kiracının vakıftan elini çekerek boş bir şekilde onu mütevellisine teslim etmesi veya mütevellının izniyle kirayı yenilemesi gerekir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tek kiralı vakıfların kira süreleri konusunda vakıfnâmedeki şartlara uyulur. Böyle bir şart bulunmayınca arazı, çiftlik gibi vakıf yerler üçer yıldan, diğer vakıf yerler de birer yıldan fazla süreyle kiraya verilemez. Ancak daha uzun süreyle kiraya verilmesinde vakfın maslahatı varsa hâkimin görüşü alınarak kira süresi uzun tutulabilir. Meselâ; vakıf arazı üzerinde bir benzin istasyonu kurulması halinde uzun süreli kira sözleşmesine ihtiyaç olur.&lt;br /&gt;Tek kiralı vakfın kiracısı süre sonunda yeniden kiralamada öncelik hakkına sahip değildir. Bu önceki kiracı yeni kira ücreti kadar kira bedelini arttırsa da mütevelli vakıf akarı başkasına kira verebilir. Çünkü kiracının hakkından çok, vakfın hakkını korumak, kira bedelini ödemede gevşeklik göstermeyen kiracıyı tercih etmek mütevellının görevidir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Bir süre tayın edilmeksizin bir kimseye kira ve ferağ yoluyla verilmiş vakıf akarlara, belli süreyle kiraya verilen akarlardan ayırmak için "icare-i vahideli kadımeli" vakıf adı verilmiştir. Böyle bir muâmele gerçekte fıkha aykırı olup, bunlar bir çeşit mukataalı vakıf sayılır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çifte kiralı vakıflar :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Peşin alınan kira bedeli ve aylık, yıllık gibi sonradan alınacak kira bedeli olmak üzere çifte bedel ile kiraya verilen vakıflara "çifte kiralı" veya "icareteynli vakıflar" denir. Bir vakıf akar çifte kira ile kiralanacağı zaman önce peşin kira olarak o akarın değerine yakın bir meblağ teslim alınarak o akar imar edilir. Artam vakfın diğer sarf yerlerine, meselâ; vakıftan yararlanma hakkıbulunanlara da sarf edilebilir. Bununla vakıf adına başka bir akar satın alınamaz. Çünkü bu peşin kira asıl vakıftan sayılmaz, belki vakfın geliri sayılır. Bundan sonra her yıl sonunda, yıllık kira (icare-i müeccele) adıyla cüz'î bir para alınmak üzere, kiracıya tefvîz ve teslim olunur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Icareteynli vakıf yerlerin kuru mülkiyeti vakfa, yalnız tasarrufu da çifte kira karşılığında kiracısına aittir. Bu kiracı hayatta bulunduğu sürece bunda dilediği gibi tasarrufta bulunur. Meselâ; bunu başkasına ferağ edebilir veya bunu kendi hesabına başkasına kiraya verebilir. Vefat edince de erkek ve kız çocuklarına bedelsiz ve eşit olarak intikal eder. Çocuksuz vefat edince de vakfına döner. Ancak Osmanlı Imparatorluğu döneminde çeşitli tarihlerde çıkarılan intikal kanunlarıyla bu gibi vakıf yerlerin diğer mirasçılara intikali de kabul edilmiştir. Bu intikal sahiplerinden hiç bir kimse bulunmadığı takdirde, akar peşin bir bedel karşılığında başkasına ferağ edilir ve her yıl geri bırakılan yıllık kirası da alınır (Bilmen, a.g.e., V, 21 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul,1983, 568, 569, 579 vd.;1, 331/1913 tarihli Osmanlı Arazı Intikal Kararnamesi, 3 Rabîu'l-âhır 1331 ve 27 Şubat 1328 tarihli Takvîm-i Vekây'i).&lt;br /&gt;Icareteynli bir vakıf akarın mutaşarrıfı bu akarın binasını yıkıp enkazını satamaz, tüketemez. Eğer satar veya tüketirse o binanın değerini vakıf mütevellisine tazmin etmesi gerekir. Çünkü çifte kiralı kiracı bu vakfın yalnız menfaatine mâliktir, kuru mülkiyetine (rakabe) mâlik değildir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mukataalı vakıflar :&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde mülk bina veya ağaçlar meydana getirilmiş olan bir vakıf arsa için tayın edilmiş olan yıllık ücret olup buna "zemin veya toprak kirası" da denir. Böyle kira şartıyla yapılan mukataa muamelesi sahihtir.&lt;br /&gt;Bir kimse yıllık bir bedel ile kiraladığı vakıf bir arsanın üzerine işyeri, bina, benzin istasyonu bina etse veya mesela; kavak ya da zeytin ağaçları dikse, bu yapılar ve ağaçlar kiracının mülkü olur. Bu arsada da mülk gibi miras hükümleri cereyan eder. Yani bu arsa ve üzerindeki yapı ve ağaçlar mutaşarrıfın ölümü ile mirasçılarına meccânen intikal eder.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan mukataalı vakıf arsa üzerindeki bina veya ağaçlar da mâliki tarafından bir cihete vakfedilse, bu takdirde arsanın kirasının bu bina ve ağaçların vakfı tarafından verilmesi gerekir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Mukataalı vakıf yerler, üzerindeki bina ve ağaçlara tabidirler. Bu yüzden bu binalar ve ağaçlar kime aitse onlara tabi olarak o vakıf yerler de onun tasarrufuna girmiş bulunur. Bu yüzden mukataalı vakıf arsa üzerindeki bina, mâliki tarafından satılınca bu arsa da alıcının tasarrufuna girer, mütevellının iznine ve ayrıca ferağ muâmelesine ihtiyaç yoktur. Ancak bu binanın sahibi, mukataalı vakıf arsasının tasarruf yetkisinin kendi üzerinde bıraktığı açıkça belirtmiş olursa, bu arsa alıcının tasarrufuna geçmiş olmaz. Yine bu arsanın mutaşarrıfı, bunu mütevellının izniyle başkasına ferağ edip de üzerindeki mülk binasını veya ağaçlarını sattığını belirtmese mücerret bu ferağ ile o bina veya ağaçlar, arsayı teslim alana satılmış olmaz.&lt;br /&gt;Mukataalı vakıfların ferağlarında mütevellının izni şarttır. Aksi takdirde ferağ sahih olmaz. Meselâ; bir kimse tasarrufunda bulunan mukataalı vakıf bir arsa üzerindeki mülk binalar ve benzerlerini satmayıp yalnız o arsayı başkasına ferağ etmek istese bu ferağ, mütevellının iznine bağlı bulunur. Bu izin elde edilmedikçe ferağ geçerli olmaz.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Mukataalı vakıf bir arsa üzerinde binadan, ağaçtan veya üzüm çubuklarından eser bulundukça, o arsaya bu bina ve diğerlerinin mâliki tasarruf eder. Böyle bir arsa üzerinde bina ve ağaçlardan eser kalmasa, mutaşarrıfı mukataa bedelini ödedikçe, arsa mukataanın feshiyle onun el-inden alınamaz. Ancak mukataa bedelini vermezse, mütevelli arsayı onun elinden başkasına kiraya verebilir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde mülk bina, ağaç veya asma bulunan mukataalı vakıf arsanın eskiden tahsis edilmiş olan mukataa bedeli, emsalıne göre düşük kalsa, bu mukataa ecr-i misline denk bir miktarda arttırılabilir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-7287489095430617493?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/7287489095430617493/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=7287489095430617493' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7287489095430617493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7287489095430617493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2008/12/vakif-arazilerin-eitleri.html' title='VAKIF ARAZİLERİN ÇEŞİTLERİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SVFU6rkdg1I/AAAAAAAAABs/hWp8Osf-Do0/s72-c/fermanlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-6612939648855522191</id><published>2008-05-24T05:10:00.000-07:00</published><updated>2008-12-10T15:23:32.707-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vakıf ve Manevi Sorumluluk'/><title type='text'>VAKIF VE MANEVİ SORUMLULUK</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgH3YtzVGI/AAAAAAAAABA/f_x7FPKIKlU/s1600-h/ebru003.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5203918017535366242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgH3YtzVGI/AAAAAAAAABA/f_x7FPKIKlU/s200/ebru003.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Vakıf, kamunun ihtiyaç duyduğu bir hizmetin gerçekleştirilmesi için, kişisel servetin bir bölümünün Allah'ın mülkü hükmünde o amaca tahsis edilmesidir. Vakfın kuruluşunun tamamlanmasıyla vakfedilen mal, hukukun öngördüğü şartlar yerine getirilmeden, satılması, satın alınması, zimmete geçirilmesi, gasbedilmesi, miras olunması, üzerine gecekondu yapılması ve hatta bir başkasına hibe edilmesi mümkün olmayan Hakkullah haline gelmiştir. Dünya durduğu ve onun üzerinde sadece insanlar değil, diğer canlılar mevcut olduğu müddetçe sürekli bir şekilde hizmete devam edecektir.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu durumu bilen ecdadımız vakfa çok saygılı davranmıştır. ''Vakfa yan bakan kedinin gözü kör olur'' prensibine hep sadık kalmıştır, Servetine vakıf malı karışan insanın, malının bereketinin kaçacağına inanmıştır. Vakıf tarlasından geçtikten sonra, oradan ayakkabısına yapışacak toprağın kendi Tarlasına intikalini önlemek için, ayakkabılarını çıkartıp silkelemişlerdir. Bu düşünceleri daha ileriye götüren vakıf, zeytinliğin kenarında bahçesi bulunan nice insan, vakıf zeytin ağaçlarına konan kuşların ayaklarıyla, kendi bahçelerine zeytin tanesi taşıyabileceği endişesiyle, Sırf bu iş için bekçiler tutmuşlardır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kul hakkına girdiği için, ''velayet'' ''vasiyet'' ve “vakfı” kasdederek; ''İtteku'l-voveyn''; "şu üç ''vov'dan sakınınız denmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;O günden bu güne ne değişmiştir. Allah'ın bu üç kavram hakkında koyduğu kurallar mı değişmiştir? İnsanlar ölümsüzlüğün çaresini mi bulmuşlardır? Mezar mı, hesap günü mü ortadan kalkmıştır? Allah'ın adaleti ve gazabı mı yok olmuştur?&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Aslında ne, nice hayri duygu ve düşüncelerle malını bizlere emanet ederek ölmüş git&amp;shy;miş olan kimselerin şahsi servetleriyle tesis ettikleri vakıflar hakkındaki ilahi hükümler değişmiştir, ne ölümün ilacı bulunmuştur, ne mezar ortadan kalkmış, ne de hesap günü yok olmuştur. O halde değişen nedir? İnsanların inançlarında beliren zaafiyet, dünyaya ve servete karşı beslenen aşın muhabbet, helal ve haram kavramının unutulması, vakıf mallarının işgal ve talan edilmesine sebep olmuştur. Dün bütün gücüyle ''veren el, alan elden üstündür'', ''Müslüman yardım alma esası üzerine değil, başkalarına yardım etme esası üzeri&amp;shy;ne terbiye olunur'' kurallarına dayanarak, bir taraftan vakıf yoluyla hayır müesseseleri meydana getirirken, diğer yandan da mevcut vakıfları olanca hassasiyetiyle koruyan insanlarımız, bugün ''nasıl bir yolunu bulsakda vakıf malını elimize geçirsek veya işgal etsek ve bu yerlerin bedelini ve kirasını ödemeden kullansak diyerek'' çareler aramaya başlamışlar; hilelere sapmışlar, tavassutçular, torpiller bulma yollarına koyulmuşlardır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bilmemektedirler ki, böyle davrananlara malını gasbettiği vakıf kurucusu, insanı iliklerine kadar titreten beddualar yapmaktadır. İşte bu söylediklerimize, vakfiyelerden alman birkaç örnek: ''Bir nice zaman sonra, her kim ki, bir gün Vakfı tahrif, tebdil, tagyir ve taklil cihetine meyl ve sülük eder ise, yerleri; göğleri ve bizleri yoktan var eden ve bunca nimetleri ihsan buyuran Allah'ın kahr ve gazabına uğrasın. Dünya ve ahirette rahat yüzü görmesin. Dünya ve ahirette rezaletten kurtulmasın.''&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Vakfı değiştiren ve talan eden kimselere bir başka vakfiyede de şöyle denilmektedir:"&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Her kim ki vakıflara bizzat zarar vermeye niyet eder veya zarar kasteden bir kimseye yardım eder veya destek olusa; muhakkak ki, ahirette Allab'ın gazabına uğrar. Dünyada za&amp;shy;limlerden sayılır. Ahirette varacağı yer, Cehennemdir.''&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;"Allah'a inanan, kıyamet gününde sual, cevap, sırat, mîzân, haşır ve hesâba iman eden kimse, vakfın usûl ve şartlarını değiştirmesin.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kim ki, bunun aksine davranırsa Allah'ın gazabına uğrasın, dünya hayatında amelleri hüsrana uğrayanlardan olsun. Allah'ın rahmeti ve mağfiretinden kovulsun. Kuşkusuz Allah işiten ve bilendir. Allah'ın Meleklerin ve bütün insanların lanetleri onu değiştirenin üzerine olsun.''&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Vakfiyelerin sonunda bu ve benzer beddualar uzayıp gitmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Vakfın yerinde kira vermeden oturan ve işgalci durumunda bulunan veya vakıf arazisi ve arsası üzerine gecekondu yapan ve bu taşınmazların rayiç bedelini vermeye yanaşmayan kimseleri, bir kez de bu açıdan düşünmeye ve vicdanlarının sesine kulak vererek, bir karar almaya davet ediyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;--------------------&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Dr. Nazif VELİKAHYAOĞLU&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-6612939648855522191?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/6612939648855522191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=6612939648855522191' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6612939648855522191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6612939648855522191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2008/05/vakif-ve-manevi-sorumluluk.html' title='VAKIF VE MANEVİ SORUMLULUK'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgH3YtzVGI/AAAAAAAAABA/f_x7FPKIKlU/s72-c/ebru003.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-6472341553877518548</id><published>2008-05-24T04:55:00.000-07:00</published><updated>2008-12-10T15:23:32.976-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hz. Peygamber&apos;in Filistinde Bir Vakfı'/><title type='text'>HZ. PEYGAMBER'İN FİLİSTİNDE BİR VAKFI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgIe4tzVHI/AAAAAAAAABI/FqomdyD7hTI/s1600-h/ebru002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5203918696140199026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgIe4tzVHI/AAAAAAAAABI/FqomdyD7hTI/s200/ebru002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hz. Peygamber'in Filistinde Bir Vakfı Ve Osmanlı Devleti'nin Vakıf Ve Tapu-Kadastro Anlayışını Gösteren Bir Belge&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı devletinin vakıf müessesesine olan yaklaşımı ve elde ettikleri toprakların maddî ve manevî tapusunu çıkarmaktaki maharetleri inkâr edilemez bir gerçektir. Yavuz Sultan Selim ve Kânunî zamanlarında yapılan tapu tahrir işlemleri, günümüzdeki modern tapu-kadostro işlemlerine göre daha ileri ve ayrıntılı bir teknikle yapılmıştır. Bugün üzerinde 30 küsur devletin bulunduğu Osmanlı hakimiyetindeki bütün toprakların ayrıntılı tapuları, asırlarca Kuyûd-ı Hâkâniye adı altında muhafaza edilen Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki bin küsur Tapu Tahrir Defterlerinde mevcuttur. Biz bunların nasıl bir incelik ve itina ile tutulduğunu ve Osmanlı Devleti'nin vakıf müessesesine nasıl hürmet gösterdiklerini gösteren bir önemli vesikadan burada bahsedeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hicretin IV yahut X. yılında Temim Dari isimli bir sahabe Hz. Peygamber'e gelir ve henüz fethedilmediği halde Filistin arazisinden muayyen bir kısım arazinin kendisine tahsis edilmesini arzu eder. Gelecekte bu toprakların müslümanların eline geçeceğini gözle görmüş gibi bilen Hz. Peygamber, Temim Dari'nin bu arzusuna müsbet cevap verir ve bu tahsisin yazılı bir senet şeklinde Temim Dari'ye verilmesi için şöyle bir emirnâmede yazdırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu yazılı belgede Allahın Peygamberi Muhammed'in Temim Dari ailesine, Allah fethini nasib ettiği zaman bağışladığı ve tahsis ettiği arazi yazılıdır. Bunlar Beyt-i Aynun, Habrûn ve Beyt-i İbrahim'dir. Ebediyyen kendilerine verilmiştir."Şahitler"Abbas, Ebubekir, Omer, Osman ve Ali" [1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yavuz Dönemine Ait Tapu-Tahrir Defterindeki Vakıf Kaydı&lt;br /&gt;Bu senedin muhtevasındaki emir, Hz. Ömer devrinde Filistin Arazisi müslümanlar tarafından fethedildiği zaman yerine getirilmiştir. Hz. Peygamber'in yazdırdığı deri parçası (intaâi şerif), Temim Dari ailesinin elinde mevcut olduğu ve bunu bizzat gördüklerini tarihçiler zikr etmektedirler.[2] Aslında bir temlikî ikta tasarrufu olan bu tasarruf ebediyyen kaydıyla yapıldığı için vakıf haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin toprakları, 922/1517 yılında Osmanlı Devletinin eline geçmiş ve Filistin'deki şehirler birer Liva olarak Şam vilayetine bağlanmıştır. 1527 yılından itibaren bu çevrede fethedilen arazinin tapu-tahrirleri yani tapu kadastrosu, bugün bile hayal edemeyeceğimiz modern bir tarzda yapılmaya başlanmıştır. Bu defterlere, her mahaldeki vergi mükellefleri, vergiden muaf olanların adları, arazinin kimin dirliği, mülkü yahut vakfı olduğu yazılmıştır: Şahıs veya arazilerden vergiden muaf olanların muafiyet sebebi ve ilgili fermanın kaydı düşülerek işlenmiştir. Her tapu-tahrir defterinin başına ait olduğu sancak veya eyalete ait hususî bir Kanunnâme varsa o kanunun metni yazılmıştır.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Filistin arazisinin tapu-tahriri yapılırken Hz. Peygamber'in Temim Dâri ailesine yaptığı vakıf araziye sıra gelmiştir. Osmanlı padişahlarının fermanıyla bütün vakıflara gösterilen hürmet, buna da fazlasıyla gösterilmiştir. Hz. Peygamberin deri üzerine yazdırdığı senet ve ilgili kayıtlar esas alınarak Osmanlı Tapu Tahrir defterlerine bu arazi Hz. Peygamber'in vakfı olarak kayda geçmiştir. Kanunî zamanında yazılan bir 980/1572 tarihli ve 522 no.lu Tapu Tahrir Defterinde mevcut olan ve bugün Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan bu kayıt aynen şöyledir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bütün Peygamberlerin seyyidi; Âlemlerin Rabbi olan Al&amp;shy;lah (C.C.)'ın habibi; Arap ve Acemin efendisi; Mekke ve Ha&amp;shy;rem'in imamı olan Hâşim oğlu Abd-i Menaf oğlu Abdülmuttalip oğlu Abdullah oğlu Muhammed'in (üzerine salât ü selâm olsun) Ensâr'dan Temim Dari, evladı, evladının evladı, zürriyetleri ve bütün nesil ve neseplerine yapılan vakfın, Hz. Peygamberin yazılı emri ve Ali Beg Evkâfı kayıtları gereğince kaydedilen suretidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halilü-Rahman'a Tâbi Beyt-i Aynun Köyü TamamenHabrun ve Sarra Diye Bilinen Halilür-Rahman Şehrine ait Arazi TamamenHalilür-Rahman'a Tâbi Mertun Mezreası TamamenHalilür-Rahman Şehrinde 65 adet Temim Vakfı Diye Bili&amp;shy;nen Dükkânlar.[4]".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı tapu-kadastro sisteminin bir nümunesi olarak takdim ettiğimiz bu belge, Osmanlı Devleti'nin vakıf müessesesine verdiği ehemmiyeti ve fethettikleri topraklar üzerinde icra ettikleri tapu-kadastro işlemlerinin mükemmelliğini açıkça göstermektedir. Osmanlı Devletinin büyük bir itina ile muhafaza ettiği Vakıflar, müslim-gayri müslim, yerli ve yabancı herkese karşı dermeyan edilebilen müslüman toprakların tapusu haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf, Allah (C.C.) ve insan sevgisinden doğan mukaddes bir müessesedir. Osmanlı Devletinin bu tutumu kendileri hakkında diğer müslümanların da takdirlerini celb etmiştir. Bir Hanefî hukukçusu olan Hamevi’nin şu sözleri enteresan olduğu kadar çok da manidardır: "Osmanoğulları ehl-i keşif ve irfanın kitaplarında sahabeden sonra en âdil devlet adamlarıdır diye tavsif edilmektedirler".[5]&lt;br /&gt;--------------------&lt;br /&gt;[1] Kalkaşandi, Ebül-Abbas Ahmed, Subhul-A'şa, Kahire 1915, C.13, sh. 118-122.&lt;br /&gt;[2] Kalkaşandi, 13/122.&lt;br /&gt;[3] Lütfü Paşa; Asafnâme, İstanbuI 1326, sh. 24-25.&lt;br /&gt;[4] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrir Defteri, No. 522, sh. 166.&lt;br /&gt;[5] El-Hamevi, Ahmed, EI Ecvibe, Sül. Kütb., Esat Ef., No. 1152 Vrk, 129.&lt;br /&gt;--------------------&lt;br /&gt;Prof. Dr. Ahmed Akgündüz&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-6472341553877518548?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/6472341553877518548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=6472341553877518548' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6472341553877518548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6472341553877518548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2008/05/hz-peygamberin-filistinde-bir-vakfi.html' title='HZ. PEYGAMBER&apos;İN FİLİSTİNDE BİR VAKFI'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/SDgIe4tzVHI/AAAAAAAAABI/FqomdyD7hTI/s72-c/ebru002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-3453145406307442500</id><published>2008-03-13T11:04:00.000-07:00</published><updated>2008-03-13T11:10:30.281-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vani Mehmed Efendi ve Vakfiyesi'/><title type='text'>VANİ MEHMET EFENDİ VE VAKFİYESİ</title><content type='html'>Hünkâr şeyhi denmekle meşhur velî. İsmi Mehmed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Aslen Van'ın Hoşab (Güzelsu) kasabasındandır. Babası Vânî Bistâm Efendidir. Van'da doğmuş olup, doğum târihi bilinmemektedir. Babasından dolayı Vânîzâde, kendisi Van'da doğduğu için de Vânî nisbetleri ile meşhûr oldu. 1685 (H.1096) târihinde Bursa yakınlarında Kestel köyünde vefât edip, orada kendi yaptırdığı câminin girişine defnedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vânî Seyyid Mehmed Efendi, ilk tahsîline Van'da başladı. Doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Gence, Karabağ ve Tebriz gibi bâzı beldelerde ilim tahsîl etti. Nûreddîn Şirvânî'den Halvetî yolunun tasavvuf bilgilerini öğrenip kemâle geldi.Daha çok tefsîr, hadîs, fıkıh ve târih bilgileri üzerinde çalışan, edebiyât ve belâgatta yükselen Mehmed Efendi, Erzurum'a yerleşti. Câmilerde vâz ve nasîhatler ederek, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Erzurum'da bulunduğu sırada evlenip çoluk çocuk sâhibi oldu. Sonra yetişen iki kızından birini talebelerinden Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendiye, diğerini de, yine talebelerinden Bursa Sultâniyesi müderrislerinden Mustafa Efendiye verdi. Bu dâmâdı daha sonra "Vânîdâmâdı" diye tanındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisi ve hitâbetiyle, herkesin hayranlığına mazhar olan Mehmed Efendi, Erzurum beylerbeyi Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile sohbet edip, nasîhatlerde bulundu. Fâzıl Ahmed Paşanın babasının vefâtı üzerine sadrâzam tâyin olunarak İstanbul'a çağrılmasından sonra, Mehmed Efendinin nâmı İstanbul'da da duyulmaya başladı.Pâdişâh Dördüncü MehmedHanın emriyle İstanbul'a çağrıldı. Pâdişâh hocası (Hünkâr şeyhi) ve Yeni Câmide ilk kürsü vâizi oldu. Şehzâde Mustafa'nın da hocalığını yaptı. Pâdişâh vâizi olunca, şehzâde Mustafa'nın terbiyesini, talebesi ve dâmâdı Feyzullah Efendiye bıraktı. Pâdişâh hocası olmasından dolayı "Şeyh Mehmed" nâmıyla anılmaya başlanan Mehmed Efendinin Yeni Câmi kürsüsünden ettiği vâzlar, büyük îtibâr gördü. Zühd ve takvâsı, dünyâya ehemmiyet vermeyip, Allahü teâlâdan çok korkması, îtibârını yükseltti. Vâz ve nasîhatleri pek tesirli oldu. 1665 senesinde bâzı sahte tarîkatçıların çığırdan çıkan, zaman zaman İslâmiyetin dışına taşan hâl ve hareketlerinin durdurulması için ferman çıkarttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabetay Sevi meselesi&lt;br /&gt;Zamânında Sabatay Sevi adında bir haham kendisinin Mesih olduğuna dâir bir takım sapık fikirler ileri sürmüştü. Bir ihbâr üzerine yakalanıp Edirne'ye getirildi. Edirne sarayında Şeyhülislâm Minkarizâde Yahyâ Efendi ve Sultanın imâmı Vânî Mehmed Efendi'den müteşekkil bir dîvân kuruldu. Pâdişâhın bitişik odadan tâkib ettiği görüşmeler sonunda Sabatay kendisinin müslüman olduğunu söyledi ve dönme olduğunu îlân etti. Onun müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî MehmedEfendi; "Bu adamın müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâs ile kabûl ettiğine kâni değilim. Fakat dînimiz şüpheyi reddeder ve kişinin îmânı üzerinde hüküm ancak cenâb-ı Hakk'ındır. Bu îtibârla ihlâs ile müslüman olmasını niyâzdan başka bir şey yapamam." diyerek İslâmiyetin hükümlerine bağlı olduğunu gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vânî Mehmed Efendi 1683 senesinde Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki İkinci Viyana Seferine ordu şeyhi olarak katıldı.Seferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi. İstanbul'da boğazda kendi adıyla anılan Vanîköy'de bir câmi ve medrese yaptırdığı gibi, Kestel'de de büyük bir câmi ve mektep yaptırdı. Ömrünü orada tamamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vânî Mehmed Efendinin vakfiyesi özetle şöyledir: "Hamdü senâ Allahü teâlâya mahsustur. O'nun Resûlü'ne salât ve selâm ederim. Kullarına rahmetini ihsân etmekle kalplerini nûrlandırmış ve bunlar arasında zenginleri de hayır yapmak, kendilerine ihsân ettiği mallarını sırf Allahü teâlâdan sevâb umarak ve rızâsına tâlib olarak herkese faydalı şeyleri vakfetmekle seçip ayırmış ve cömert zenginlere dünyânın ve dünyâ zevklerinin fânî, geçici, âhiretin ve onun nişanlarının bâkî, kalıcı olduğunu ilhâm buyurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cenâb-ı Hak insanı şu fânî dünyâda, bâkî ve ebedî olan âhirete azık toplamak için yarattı. Dünyâda yarattığı cevher ve mâdenleri ve mallarını da, Cennet'in yüksek makamlarını onlarla elde etmek için bu hikmetle yaratıp îcâd etti. Dünyânın yokluğa gidişi ve âhiretin bâkî ve ebediyete mazhâr olduğu, Kur'ân-ı kerîmde bildirildi. Sonra âhiret için azık tedârik etmek ve muhtâc olanlara yardım husûsunda teşvikte bulunuldu. Mescid yapanlar ve tâmir edenlerin fazîletleri bildirildi. Gam ve endişenin insanları sardığı bir günde ümmetine şefkat buyuracak olan Peygamber efendimiz, birçok hadîs-i şerîfleri ile evkafın menfaatlerinden haber verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonra kardeşlerim ve sevdiklerim: Biliniz ki, günâhı çok ve ayakların toprağı olarak şu sahifeleri karalayan ve suçunu, kusûrunu îtirâf eden ve Rabbin rahmetini ve yardımını uman Van'da doğanBursa'da oturan Muhammed bin Molla Bistam bin MollaRüstem bin Şeyh Halil şöyle der: Tefekkür ederek dünyânın karar yeri olmadığını ve insanın elde ettiği malların ancak günâh ve zarardan ibâret bulunduğunu ve âhiret için dünyâ servetlerine dalıp infak ve tasadduk yönünden geçmenin mutlaka kötü bir alışkanlıktan ibâret olduğunu anlayınca, Bursa'da Kestel Karyesinde cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân ettiği mal ile içinde müslümanların her namazı ve bilhassa Cumâ ve bayram namazlarını edâ etmeleri için bir mescid ve câmi yaptırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey Rabbim! Kulunu bu mübârek binâların inşâsına muvaffak kıldığın gibi, bunların güzelce kabûlünü ve bereketini de ihsân eyle. Rızâna yakın olarak dîninin ihyâsına sebep kıl."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekçok talebe yetiştiren Vanî Mehmed Efendi, birçok kıymetli eser kaleme aldı. Arâis-ül-Kur'ân, Hülâsât-üt-Tefâsîr, Risâle-i Mebde' vel-Me'âd, A'mâl-ül-Yevm vel-Leyl adlı eserleri yanında devlet büyüklerine gönderdiği nasîhat mektuplarını ihtivâ eden bir de münşeâtı vardır. Eserleri çeşitli kütüphânelerde mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Târih-i Râşid; c.1, s.483&lt;br /&gt;2) Güldeste-i Riyâz-ı İrfân; s.409&lt;br /&gt;3) Osmanlı Müellifleri; c.2, s.50&lt;br /&gt;4) Kâmûs-ül-A'lâm; s.4679&lt;br /&gt;5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1159&lt;br /&gt;6) Vekâyi-ül-Fudelâ, Üniversite Kütüphânesi, Türkçe Yazmalar Bölümü, No: 3216, c.2, v.218a&lt;br /&gt;7) Hadîkat-ül-Cevâmi'; c.2, s.168&lt;br /&gt;8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.245&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-3453145406307442500?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/3453145406307442500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=3453145406307442500' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/3453145406307442500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/3453145406307442500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2008/03/vani-mehmet-efendi-ve-vakfiyesi.html' title='VANİ MEHMET EFENDİ VE VAKFİYESİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-8098365357084521802</id><published>2008-02-04T06:11:00.000-08:00</published><updated>2008-12-10T15:23:33.175-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='2. Yakub&apos;un Taş Vakfiyesi'/><title type='text'>2. YAKUB'UN TAŞ VAKFİYESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/R6ceOjvSA5I/AAAAAAAAAAw/0jhismhJlOc/s1600-h/ta%C5%9Fvakfiye.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5163128733264118674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/R6ceOjvSA5I/AAAAAAAAAAw/0jhismhJlOc/s200/ta%C5%9Fvakfiye.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yaklaşık 7 bin yıllık tarihinde Hitit, Bizans, Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kütahya, Orhun kitabelerinden sonra en eski Türkçe kitabe olma özelliğini taşıyan Germiyan Beyi 2. Yakub’un taş vakfiyesi ile de önemli bir yere sahip bulunuyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın ilk ticaret borsası, dünyada yapılan ilk toplu iş sözleşmesi, sağlam kalabilen en eski Zeus tapınağı gibi çok sayıda önemli tarihî değeri bünyesinde barındıran Kütahya’nın her karış toprağı tarih kokuyor. Dünyada bilinen en eski ikinci Türkçe kitabe olan ‘2. Yakub Taş Vakfiyesi’, Germiyan Beyi 2. Yakub’un hayattayken yaptırdığı külliyenin yerine yapılan ve şu anda Kütahya Çini Müzesi olarak kullanılan binanın girişindeki duvarda sergileniyor. 1410 yılında yazılan taş vakfiyede; devrin coğrafyası, külliyenin düzeni ve bazı kişilere ait bilgilerden bahsediliyor. Kendisini bir “Osmanlı torunu” olarak tanımlayan 75 yaşındaki araştırmacı-tarihçi yazar Mehmet Mustafa Kalyon, 2000 yılında yazdığı “Kütahya’da Selçuklu, Germiyan ve Osmanlı Eserleri” kitabında diğer eserler gibi söz konusu taş vakfiye hakkında da açıklayıcı bilgiler aktarıyor. Rüştiye (ortaokul) mezunu olduğunu söyleyen Kalyon, çok sayıda yüksek lisans öğrencisine Osmanlıca konusunda ders vermiş. Tarihe meraklı genç beyinleri aydınlatmaya devam eden Kalyon, halen Belediye Meclisi Tarih Kültür Araştırma Komisyonu Başkanlığı’nı da yürütüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-8098365357084521802?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/8098365357084521802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=8098365357084521802' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/8098365357084521802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/8098365357084521802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2008/02/2-yakubun-ta-vakfiyesi.html' title='2. YAKUB&apos;UN TAŞ VAKFİYESİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/R6ceOjvSA5I/AAAAAAAAAAw/0jhismhJlOc/s72-c/ta%C5%9Fvakfiye.bmp' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-3436416247991268698</id><published>2007-10-07T12:48:00.000-07:00</published><updated>2007-10-07T12:51:28.387-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yanyalı Şeyh Mustafa ..'/><title type='text'>YANYALI ŞEYH MUSTAFA İSMET EFENDİ DERGAHI VAKFİYESİ</title><content type='html'>YANYALI ŞEYH MUSTAFA İSMET EFENDİ DERGAHI VAKFİYESİNİ BELİRTEN BİRMAHKEME BELGESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eş-Şeyh El-Hac Mustafa İsmet Efendi'nin hayatında yedinde mülkü iken müteveffa-i mumaileyh hal-i hayat ve sıhhatinde menzil-i mahdud-u mezkurunu zaviye eyleyup, derununda Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye-i Halidiyye uslubu vechile zikr ve tesbih olunmak üzere vakf idüp...&lt;br /&gt;...Hulefa ve müridanın intihabı ile tayin olunacak kimesneye ve dahi süknâsı dahi müvekkilem mumaileyha Adviye Hanıma ve meşihatı dahi oğlum sağir mumaileyh Abdullah Behaeddin Efendi'nin sinn-i rüşde bi'l-vusul kesb-i liyakatle müridan canibinden tasdik-i kabul oluncaya değin tarafından bi'n-niyabe idare olunmak üzere ekseriyet-i aran-ı müridan ile intihab olunacak kendi hulefasından bir zat idare edip mumaileyh Abdullah Behaeddin Efendi ber minval-i muharrir kesb-i liyakatle müridan tarafından tasdik ve kabul olundukta mumaileyh Abdullah Behaeddin Efendiye ve ba'de vefatihi müridan intihabı ile kezalik kendi hulefasından bir zata ve kendi hulefası inkırazından sonra kezalik müridan intihabıyla mutlaka Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye-i Halidiyye hulefasından münasib bir zata tevcih oluna deyu şart ve tayin idüp ilan olundu...&lt;br /&gt;...El-emru limen lehü'l emr fi'l yevmi el-hamis ve'l ışrin min rabi'ül evvel liseneti ihdave tıs'in ve mieteyn ve elf deyu muharrer bulunmuştur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-3436416247991268698?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/3436416247991268698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=3436416247991268698' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/3436416247991268698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/3436416247991268698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/10/yanyali-eyh-mustafa-ismet-efendi.html' title='YANYALI ŞEYH MUSTAFA İSMET EFENDİ DERGAHI VAKFİYESİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-204209931205496541</id><published>2007-10-05T12:39:00.000-07:00</published><updated>2008-12-10T15:23:33.310-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fatih&apos;in Vakfiyesi'/><title type='text'>FATİH'İN VAKFİYESİ VE AYASOFYA KİTABESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RwaT6BOjivI/AAAAAAAAAAo/62_RMUNZ8E4/s1600-h/fatih.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5117940651524328178" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RwaT6BOjivI/AAAAAAAAAAo/62_RMUNZ8E4/s200/fatih.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-204209931205496541?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/204209931205496541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=204209931205496541' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/204209931205496541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/204209931205496541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/10/fatihin-vakfiyesi-ve-ayasofya-kitabesi.html' title='FATİH&apos;İN VAKFİYESİ VE AYASOFYA KİTABESİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RwaT6BOjivI/AAAAAAAAAAo/62_RMUNZ8E4/s72-c/fatih.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-1094922948649911667</id><published>2007-10-05T12:33:00.000-07:00</published><updated>2007-10-05T12:39:16.312-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Vakıf Medeniyeti ve Umurbey camii'/><title type='text'>VAKIF MEDENİYETİ VE UMURBEY CAMİİ</title><content type='html'>Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, kamu düzenini sağlamak ve ülke sınırlarını muhafaza etmekle mükellefti. Günümüzde devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Ancak artık 1990 lı yıllardan itibaren kabul görmeye başlayan devlet anlayışına göre devlet bu görevlerinden çekilmeli ve küçülmelidir. Çağdaş devlet tıpkı Osmanlı devleti anlayışı gibi güvenlik, adalet, kamu düzeni, sınırların korunması gibi alanları elinde bulundururken eğitim, sağlık, diyanet, bayındırlık gibi alanları özel sektöre bırakmalıdır.Özelleştirme hamlelerinin amacı da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı eğitimden sağlığa, bayındırlıktan sosyal yardımlaşmaya kadar bütün bu işleri Vakıf’lar aracılığıyla yürütmekteydi.Vakıflara bu işleri yürütmek için de zengin akarlar bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarfetmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf “İnsan Merkezli” bir medeniyetin ürünüdür. Vakıf bir medeniyetin adıdır. Bu medeniyet, “yaratan”, “insan” ve “hizmet” gibi üç kelime üzerinde vücut bulmuş ve âdeta doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm dünyayı etkilemiştir. Farklılıkları olsa da bugün dünya üzerindeki tüm kültürlerin, akımların, medeniyetlerin bir “vakfetme erdemi”nden bahsettiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle “vakıf” evrensel, global, uluslararası bir değerdir. Aynı zamanda hem gelenekseldir, hem çağdaştır. Atalarımızın, vakıf medeniyetinin zirveye çıkmasında ve onun kalıcı eserler ile nesilden nesile ulaşmasında öncü rol oynadığını da vurgulamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıflar söz konusu olunca üzerimize önemli bir sorumluluk düşmektedir. Bu sorumluluk, insanlığın ortak değerleri olan, aynı zamanda İslam medeniyetinin “insan” ve “hayat” merkezli uygulamalarını ortaya koyan vakıf eserlerine sahip çıkmak, onları sonraki nesillere aktarmak, vakıf ruhunu yeniden ve çağın refleksine uygun olarak insanlığa anlatmak, kavratmak ve yeniden inşa etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer, bir vakıf medeniyetinden söz ediyor ve bunun sahibi olduğumuzu da iddia ediyorsak bu sahiplik ve iddia işte bize bu ödevi vermektedir.&lt;br /&gt;İnsanlık ancak paylaşmak, fedakârlık, yardım, gözetmek, el ele vermek, canlıya ve çevreye hizmet ile ayakta durur. Yani vakıf ile vakıf ruhu ile vakıf anlayışı ile…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-1094922948649911667?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/1094922948649911667/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=1094922948649911667' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/1094922948649911667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/1094922948649911667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/10/vakif-medeniyeti-ve-umurbey-camii.html' title='VAKIF MEDENİYETİ VE UMURBEY CAMİİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-6823205763721753487</id><published>2007-09-27T04:04:00.000-07:00</published><updated>2007-09-27T04:16:13.810-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avarız Vakıfları'/><title type='text'>AVARIZ VAKIFLARI - OSMANLI MAHALLESİNDE SOSYAL DAYANIŞMA ÖRNEĞİ</title><content type='html'>Osmanlı'da yerel idarelerin en alt birimi olan mahalle; aile hayatında dine ve örfe uygun, komşuları ile uyumlu bir insan topluluğuydu. Dînî, örfî ve içtimâî düzene uymayanlar, mahallelinin şikâyeti üzerine kâdı tarafından oradan uzaklaştırılıyordu. İdârî yapı bakımından mahalle yapısında Tanzimat öncesi ve sonrası farklılık olduğu gibi, sosyal bakımdan da, değişmeler meydana gelmeye başlamıştı. Osmanlı'da uzun yıllar mahallenin sosyal dayanışma sandığı olarak hizmet veren 'Avârız Vakıfları', XIX. yüzyılın sonlarına doğru önce yapı değişikliğine uğramış, sonra da tarih sahnesinden kalkmıştır. Avârız Vakıfları hakkında bilgi vermeden önce, vakıfların kaynakları üzerinde durmak faydalı olacaktır. Bu vakıflar Osmanlı toplumunu ayakta tutan manevî dinamiklerdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeniyetleri bencil ve diğerkâm şeklinde iki guruba ayırabiliriz. İslâm medeniyetinin kaynağı olan Kur'ân-ı Kerîm ve ha-dîs-i şeriflerde, kardeşlik ve yardımlaşma anlamına gelen diğerkâmlığın cennete giden bir yol olduğu ön plâna çıkartılmıştır. Osmanlıdaki hayır müesseselerinin kaynağınının İslâm olduğunu ifade eden d'Ohsson: 'Kur'ân, Türkleri, dünyanın bütün milletlerinin en hayırlısı ve en insan severi haline getirmiştir.' demiştir. Böyle bir anlayış üzerine kurulan bir medeniyette; insana sevgi, saygı, yardımlaşma, çevresine zarar verecek davranışlardan kaçınma gibi ahlâkî değerler yeşerir. Orta Çağ Batı dünyasında, özlemi çekilen ideal topluma ait 'ideolocya' kitapları yazılırken, Cemil Meriç'in ifadesi ile, İslâm dünyasında bunlar yaşanmaktaydı. Toplumların en küçük yapısını oluşturan ailenin fertleri arasında yaşanan bu medenî hayat, toplumun her kesiminde yaşanıyordu. Kaynağı İslâm olan bu hayat, Osmanlı toplumunun her alanında geçerliydi. İslâm; kulluk borcunu yerine getirme, psikolojik olarak huzura erme gibi, fert ile Allah arasında ilişkileri düzenleyici ibadetleri emrederken, insanların birbirine bağlanarak daha barışçı ve üretici bir hale gelmesi için, zekâtı da emretmiştir. Kur'ân, ayrıca zekâtın ötesinde infâk ile yardıma muhtaç insanların elinden tutmanın, Cennet'i kazanmaya vesile olacağından bahseder. İnfâk yollarından biri olan vakıf, bizzat Peygamberimiz tarafından kurularak insanlığın hizmetine verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yöneticisi ve halkıyla birlikte Allah'ın rızasını kazanmaya yönelik bir hayatın yaşandığı, refah seviyesinin yüksek olduğu ve problemlerin en aza indirildiği dönemler, bütün insanlığın özlediği günlerdir. Komşuluk hakları ile ilgili Kur'ân âyetlerini ve 'Sizin en hayırlınız, insanlara faydalı olandır.', 'Bir insan kardeşine yardım ettikçe Allah da ona yardım eder.', 'Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.', 'İnsanların problemleri ile ilgilenmeyen bizden değildir.' gibi yüzlerce hadîsi şerifi göz önüne alan atalarımız, komşuluk ilişkilerinde örnek davranışlar sergilemişlerdir. Osmanlı'da mahalle fertleri arasındaki dayanışmanın sosyal bir müessese hâline gelmesinde, mahalle camisinin rolü büyüktü. Camilerin müştemilâtı içinde misâfirhâneler, hastahâneler, öğrencilerin kalabileceği odalar vardı. Osmanlı'da cami mahallenin merkezi idi. Dînî duygularla şekillenen Osmanlı toplumunda, imam; ilmiyle, örnek kişiliği ile mahallenin saygın bir büyüğü olduğu gibi; mahallenin yönetiminden de sorumluydu. Osmanlı'da görevleri sadece camide cemaate namaz kıldırmakla sınırlı kalmayan imamların, belirli bir seviyede eğitim almış olması gerekiyordu. Ülkemizde muhtarlık teşkilatının kuruluşuna (1829) kadar, Kadı'nın temsilcisi durumunda olan kişiler imamlardır. İmamlar tertip edilen imtihanlarda en yüksek puanı alanlar arasından seçilirdi. İmamlar, mahallenin düzeninden, âsâyişinden ve inzibât ile halk arasındaki âhenk ve barıştan da sorumlu idi. Mahalle halkının nüfus işleri, mahallenin temizlik işinin yürütülmesi, gıda kontrolü, ihtikârın önlenmesi gibi belediye hizmetleri ve mahalle halkının temel eğitimiyle de meşgul olan imamlar, Avârız Vakıfları'nın da başkanı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı, uzun bir savaş devresine girmedikçe, kıtlık yılları birbirini takip etmedikçe, bolluk ve refah ülkesi idi. Diğer taraftan sosyal düzen, fazla para harcamaya müsait değildi. Başta Osmanlı padişahları ve hanımları olmak üzere her seviyedeki insan, servetinin bir kısmını hayır işlerinde harcamaktaydı. Bu konuda devlet adamlarıyla, zengin vatandaşlar birbirleriyle yarışmaktaydılar. Vakıflar kurarak mallarının bir kısmını insanların ve diğer canlıların hizmetinde harcamanın sevap olduğu inancı İslâm toplumlarında yaygındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı toplumunda yardımlaşma kurumlarından olan vakıfların, kuruluş, şekil ve hizmetler bakımından pek çok çeşidi bulunmaktaydı. Osmanlı'daki vakıflar genel anlamıyla; eğitim, belediye, sağlık, bayındırlık gibi hizmetleri karşılamaktaydı. Modern toplumlarda devletlerin eğitim, sağlık, bayındırlık gibi hizmetler için ayırdığı bütçeyi, Osmanlı'da vakıflar karşılıyordu. Osmanlı döneminde kurulan vakıflardan biri de; geliri köy veya mahalle sakinlerinin ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere tesis edilmiş avârız vakıfları idi. Hastalık dolayısıyla, güç ve kazançtan âciz kalanların, giydirilip, yedirilip, içirilmesine, tedavilerinin sağlanmasına, sermaye bulamayanlara para verilmesine, fakirlerden ölenlerin kefenlenmesine, borcunu ödeyemeyenlerin borçlarının ödenmesine, fakir kızların çeyizlerine, köy ve mahallelerin, yol, kaldırım, kuyu, su yolu gibi yerlerinin tamirlerine sarf olunmak üzere tesis olunan vakıflar bu kabildendir. Bu gibi vakıflar, bir hayır sahibi tarafından tesis olunduğu gibi, zenginlerden veya esnaftan para toplanarak da kurulurdu. Avârız vakıflarının gelirlerinden mahalledeki ihtiyaç sahibi gayri müslimler de faydalanırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz devletlerinde, toplumun geleceğini güvence altına alabilmek için tesis edilen sosyal güvenlik kurumları, Osmanlı ve diğer İslâm ülkelerinde avârız vakıfları yoluyla devletin katkı ve koordinatörlüğü olmaksızın gerçekleştirilmiş, hattâ bugünkü seviyeden daha ileri noktalara ulaştırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar&lt;br /&gt;1. Dilâver Cebeci, Tanzimat ve Türk Ailesi, Ötüken Yay., İst.,1993,100.&lt;br /&gt;2. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, Ötüken Yay., İst.,1983, X,319.&lt;br /&gt;3. Emre Kongar, İmparatorluktan Günümüze Türkiye'nin Toplumsal Yapısı, Cem Yay., İst.,1976, s.37&lt;br /&gt;4. Ahmed Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müesseseleri, Türk Tarih Kurulu Yay., Ankara 1988, s.16-17.&lt;br /&gt;5. Ziya Kazıcı, İslâm Kültür ve Medeniyeti, Timaş Yay.,200-201.&lt;br /&gt;6. Kemal Beydilli, Osmanlı Devrinde İmamlık, T.D.V. İ.A., XXII,181-182.&lt;br /&gt;7. Nazif Öztürk, Menşe'i ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Vakıflar Gen. Md. Yay., Ankara 1983,85-86.&lt;br /&gt;Dr.Saim ARI&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-6823205763721753487?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/6823205763721753487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=6823205763721753487' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6823205763721753487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6823205763721753487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/09/avariz-vakiflari-osmanli-mahallesinde.html' title='AVARIZ VAKIFLARI - OSMANLI MAHALLESİNDE SOSYAL DAYANIŞMA ÖRNEĞİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-7462302403623265380</id><published>2007-09-24T14:13:00.000-07:00</published><updated>2008-12-10T15:23:33.571-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Vakfiyelerinde Çevre Bilinci ve Örnekleri'/><title type='text'>OSMANLI VAKFİYELERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ VE ÖRNEKLERİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RvjIaROjiuI/AAAAAAAAAAg/vkrihCr9HSM/s1600-h/12_35_21_web.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5114057730505804514" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RvjIaROjiuI/AAAAAAAAAAg/vkrihCr9HSM/s200/12_35_21_web.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;GİRİŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yaratılış bakımından bir denge içinde vücuda getirilen canlılar hayatiyetlerini devam ettirebilmek için birbirlerine muhtaçtırlar. İnsan-hayvan-bitki dengesi üzerine kurulan kâinat, yaratıcı tarafından insanın emrine verilmiş ve her türlü imkâna sahip kılınmıştır (Kur'ân.İşte İslâm Medeniyeti'nin, insanın her türlü ihtiyacına cevap vermeyi ve canlıların üzerinde yaşadığı dünyayı güzelleştirmeyi hedef alan bir çok müesseseler kurduğunu bilmekteyiz. Özellikle bu müesseselerden biri olan vakıflar, varlıklı bir kimsenin hukuki bir akidle ekseriyetle Allah'a yakın olma (kurbiyyet) gayesi ile menkûl veya gayr-i menkûl mülk ve emlâkim; dini, hayrî ve içtimaî bir gayeye müebbeden tahsis edilmiş müesseselerdir. Görüldüğü gibi vakıfda aslolan, iyilik ve hayır fikrinin ebedileşmesini sağlamaktır. Bu iyilik ve hayır fikrinde insan ve çevresi, yani insanın emrine tahsis edilmiş bulunan kâinat, mihver olarak alınmıştır.&lt;br /&gt;Özellikle Müslüman Türkler'de çok yaygın olan vakıflar, zengin ve hâli vakti yerinde olan kimselerin halk içinde elde ettikleri mevkilerini ve itibarlarını muhafaza etmek gayesiyle veya içinde yaşayıp sayesinde zengin oldukları cemiyete karşı bir vicdan borcunu ifâ etmek niyeti ile kurulmuş olan müesseseler oldukları için, cemiyette karşılıklı saygı ve sevgi bağlarını güçlendirdiği gibi insanların birbirleri ile kaynaşmalarına vesile olur. Böylece yaptırılmış olan camiler, mescidler, namazgahlar, mektep, medrese ve kütüphaneler, dergâh ve zaviyeler, dâru'ş-şifâ ve hastahâneler, aşevleri ve imaretler, han ve kervansaraylar ile kale, ribat ve istihkâmlardan ayrı çeşme, kaldırım, su yolu ve köprüler, mesireler, dul ve yetim evleri, emzirme ve büyütme yuvaları gibi nice mîmârî ve medenî kıymeti yüksek olan eserler sayesinde hem cemiyetlerin ihtiyacı karşılanmakta, hem de memleketin güzelleşip kalkınması sağlanmaktadır. Vakıfları vakfeden bir kimsenin yani vâkıfın resmen bir yazı ile müracâatı üzerine, hâkimin de yüzleştirerek (murafaa yoluyla) hükmünü verdiğini gösteren ve vakıflara varlık veren resmî belgeye "vakfiye" veya vakıfname" adı verildiği bilinmektedir. Vakfiye, hukukî tâbiri ile vakfın tescilidir. Zîrâ vakfiyeler, şahitlerin önünde düzenlenir ve kadılık siciline kaydedildikten sonra kat'iyyet kesbederlerdi. Bu bakımdan vakfiyeler, yazıldıktan devrin içtimâi hayatından bir çok çizgiyi daha sonraki devirlere aktaran resmî vesika hüviyetinde olan kaynak eserlerdir. Bunların muhteviyatı bir sayfaya sıkıştınlabildiği gibi bir kitap hacminde olanları da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu metinler incelendiğinde hem geçmişin içtimâi hayatı hakkında bilgi edinilmekte, hem de bu güne kadar ayakta kalmış, günümüze ulaşmış olan eserlerin, yapıların bu günlere nasıl gelebildiklerini anlamış oluruz. Zîrâ, vakıf eserleri sadece yaptırılmakla iktifa edilmemiş, onların tamiri, ıslâhı ve devamı için de gerekli tedbirler alınmış bulunmaktadır. Bunu yapabilmek için bir çok akar bırakıldığı bildirilmiştir. Bu akarlar, çoğunlukla ziraî faaliyetlerin yapıldığı tarla, bahçe ve ormanlıklardır. Bunların yanında ticari faaliyetlerin sürdürüldüğü dükkânlar ile sanayi tesislerden de elde edilen gelirler bu akarlar arasında yer almaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfiye metinleri incelenirken elde edilecek bilgiler arasında, çevrenin korunması yanında, insanların ihtiyacı olan müesseselerin yaptırılması sayesinde de, çevrenin güzelleşip, yerleşim yerlerinin gelişmesine de katkıda bulunulduğuna dair bir çok örnek bulunacaktır. İşte biz bu yazımızda bu örneklerden bir kaçına yer vermek istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;I.VAKFİYELERDE ŞEHİRLERİN İMARINA DAİR ÖRNEKLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Vakfiyeler, bize şehirlerin kuruluşu ve yapılan hakkında da bilgiler vermektedir. Bu sayede şehirlerin mahalle ve sokaklarının en azından adlannı tespit etmek mümkün olmaktadır (Vakfiye, 1938; Ayverdi, 1958: 250-261). Nitekim Anadolu'da Selçuklularla birlikte yeni şehirlerin kurulmuş olduğu veya harap olmuş şehirlerin yeniden onarıldığı vakıflarla ilgili arşiv vesikalar incelendiğinde görülür: "Selçuklu sultanlan Beyşehir gibi şehirler kurmuşlar, Alanya, Aksaray gibi şehirleri yeniden inşa etmişlerdir. Buralara saraylar, vakıf medreseler camiler inşâ edilmiş, şeyhler, hocalar davet edilmiş, gaziler, tüccarlar gelip yerleşmişlerdir.(Yediyıldız, 1983-34). İmar işlerine çok ehemmiyet veren Birinci Alâeddin Keybûbâd (Öl. 1237) Konya, Sivas, Amasya, Anamur vb. büyük şehirlerin imarlaşmasında büyük rol oynamış ve buralarda vakıf eserlerden camiler, tekkeler, medreseler ve çarşılar bina ettirmiştir.(Şeker, 1973:99). Aynı gelenek Osmanlılarda da devam etmiştir. Sultan sından olan kaldırım dik aşağı Vefa hamamı önünden kırk çeşmeden Zeyrek dibine varınca kaldırımları tamir oluna... Ve hanemizden yukarı tarafta Şehzade Cami-i Şerifi kapusu dibinden alçak kemeraltından çarşu başına gelüp andan kırk çeşme yoluna dönüb kırk çeşmeden dik aşağı çevrili zukâkdan bâlâda zikr olunan kırk çeşmeye varınca tamir oluna..." (Vakfiye, 750:113-114; Ateş, 1982:79). Bu ifadelerle, sanki, vakıf kendi mahallesi ile sokağının güzelleşmesi için gerekli tedbirleri almakta ve üzerine düşeni yapmaktadır. Sultan Üçüncü Murad'ın kızı Ayşe Sultan'a ait l. Şaban 1011/4 Ocak 1602 tarihli vakfiyenin 31. sayfasında, Rumeli'de Tatarpazan kazasında o tarihte henüz tamamlanmamış olan imaret, han ve çeşmenin tamamlanması için israf edilmeden harcama yapılması ve aynı kazada insanların geçecekleri yaya kaldırımları döşenip ihtiyaç olan yerde de köprü yapılması şartlan konulmuş bulunmaktadı (Vakfiye,98:31; Ateş, 1982:80).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. MEZARLIK VE KABRİSTANLAR:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi şehrin, bir yerleşim merkezinin akciğerleri durumunda olan ağaçlık alanlar, bizim geleneğimizde çoğunlukla mezarlıklardır Kabristanlar gölgelik sahalar oldukları gibi, en küçüğünden en büyüğüne kadar bu yerleşim yerlerinin en hoş manzaralı alanlarını teşkil etmektedir. Nitekim ölüsünün baş ucuna diktiği ağaçla hayatiyetini, dünyadaki canlılığını asırlarca devam ettirmeyi ümid eden insanlarımız, bu faaliyetleri vakıf anlayışı ile de yaşatmayı istemektedir. Nitekim bir vakfiyede bu anlayışla yaptırılan kabristanın tamiri için gerekli harcamaların yapılabileceğini ifade eden aşağıdaki satırlara rastlıyoruz. Bu vakfiye, Köşk Kasabası'nda oturan Hacı Hasan oğlu Ahmet Ağa'ya ait olup evâil-i Şevval 1172/ 16 Haziran 1758 tarihinde tescil edilmiştir. Bu vakfiyede yer alan; "... ve kasaba-i mezkûre (Köşk) kurbûnde bina eylediğim kabristan tamiri içün iktizâ eden masarifin mütevelli harç edüp tamir ettüre..." (Vakfiye, 578:300; Ateş, 1982;76) ifadelerinden kasaba yakınında yaptırılan mezarlığın tamiri ve diğer gerekli ihtiyaçları için vakıf mütevellisinin gerekli harcamaları yapmaları istenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;II- VAKFİYELERDE ÇEVRENİN YEŞİLLENDİRİLMESİNE DAİR ÖRNEKLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Bahçeler ve Diğer Ağaçlık Alanlar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da, özellikle istanbul, Bursa ve Edirne gibi bazı büyük şehirlerde görülen Osmanlı devri bahçelerinin çeşitli şekilleri, düzgünlükleri ve diğer özelliklerini, ancak eski minyatürlerden, bu minyatürlerin yer aldığı Dîvanlardan, tarih eserlerinden ve bilhassa çiçeklere, bahçelere dâir yazılmış eserlerden öğreniyoruz.&lt;br /&gt;Osmanlı geleneğinde; Türk bahçesi, bir ev veya konağın, bir köşk veya bir sarayın en lüzumlu bir bölümü olarak görülür ve yapılan binalar bu anlayışla yapılırdı. Bunlar, özel mülkiyete ait yapılar ve bahçeler oldukları için ancak manzara ve görüntüleri diğer insanları ilgilendirmekteydi. Halbuki, vakıf bahçelerin ve diğer zeytinlik gibi ağaçlı alanların bütün bir toplumu, orada yaşayan halkı ilgilendirdiğini bilmekteyiz. Çevrenin güzelleşmesi açısından çok önemli rolleri olan bu bahçelerin çeşitli meyva ağaçlan ile tezyin edilmiş olmaları ile de ayrıca vakıflara akar sağlayan birer gelir kaynağı durumundaydılar. Vakfiyeler bu gözle elden geçirildiğinde yüzlerce bahçenin ve binlerce ağacın varlığı görülecektir. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse, en eskisinden başlayarak bir örnek verelim. Bir Danişmendli emîri iken M. 1175-1178 yıllarından sonra bu hanedanın yıkılışı sonucu Selçuklu hizmetine geçmiş olan Mübârizüddin Halîfet Gazi (Öl. M.1232)'nin Amasya'da yaptırdığı medresenin vakıfları arasında; bir çok arazi yanında, medreseye bitişik bir bahçenin tamamı ile bir çok bağın bulunduğunu görmekteyiz (Yinanç; 1982:12. Bursa'daki Emir Sultan vakıfları sayılırken, Tonguzlu Nâhiyesi'nin Bozburun Köyü'nün vakıfları arasında; "...zikri geçen Bursa yanında bulunan bahçelere ve bağlara gelince, bunlar birarada olup etrafı avlu ile ihata edilmiş ve hududu çevrilmiş" (Kunter, 1958:47) olan bahçeler bulunduğundan bahsedilmektedir. Aynı vakfiyede, bir çok bahçeden söz edilmekte, bunların ya hudud oldukları, ya da doğrudan vakıf bahçe oldukları belirtilmektedir. Vakıf geleneği gereğince de, bunların korunması ve mahsul veriminin de devamlılığın sağlanması üzerinde durulmaktadır. Ayaş Paşa Vakfiyesi'nde de, fındık bahçesinin Fındıklı Deresi'nde olduğunun belirtilmiş olması da (Doğan,1958: 151-153) vakfiyelerin bize fizikî coğrafya bakımından da yardımcı olacak bilgiler veren vesikalar olduğunu göstermektedir. Kara Osman oğlu Mehmed Ağa tarafından Bergama'nın Kadı Hayruddin Mahallesi'nde yaptırılmış olan medrese ve câmiinin vakfiyesi incelendiğinde, bu cami ve medresenin görevlileri ile "mescid-i şerif duvarı önünde bina ve ihya eylediğim mâ-i carî (suyu akan) çeşmenin ta'mir ve termimine dahi..." harcanmak üzere, toplam olarak içlerinde 2133 adet ağaç bulunan on iki muhtelif bahçenin vakfedilmiş olduğu görülecektir (Aktepe, 1976: 59-61). Özellikle zeytinliklerle ilgili vakıf zeytin ağaçlarına dair bolca örneği Kıbrıs'taki vakıflarda da görmekteyiz.(Altan; 1986: 1/17-18) Bahçeler, bağlar ve ağaçlık alanlarla ilgili vakıfların varlığı bize Anadolu'da Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde yeşil alanın ne kadar yaygın olduğunu göstermekle birlikte, yeşillendirilen yerlerin korunmaları hususunda da titizlik gösterildiğini ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Su Kültürü ve Çeşmeler:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir yerleşim yerinin yeşillendirilmesinde suyun rolü, inkâr olunamaz. Tarih boyunca her su kaynağının yakını veya su yollarının çevresinin yerleşme alanları olarak seçilmiş oldukları görülmektedir. Mütevâzi çaptaki pınar, çeşme ve kuyuların yanında kilometrelerce uzak mesafelerden kanallar, kemerler ve bendlerle büyük yerleşim merkezlerine getirilen sulara ait tesisler de oldukça fazladır. Yapımı için külliyetli miktarda para ve emek harcanan bu tesislerin bakımı da ihmal edilmemiştir. Su yollan, köprü ve kemerlerle dağıtım yerleri, çeşme ve sebillerin bakım ve tamirleri için çeşitli vakıflar yapılmıştır. "Su gibi azîz olma" düşüncesi ile yapılan bu vakıflarda sanki "Su gibi devlet bulma" hedeflenmiştir. Yapılan tesislerle, insanların ihtiyacı olan suyu temin etmekten ayn bir maksat yatmamaktadır. Yaz günlerinde karla soğutulmuş suların dağıtılması için yapılan vakıfların sayısı oldukça fazladır (Ateş;1982:76-77). Bu suların nasıl temin edileceği, hangi yol ve usulle getirileceği de bu vakıfnamelerde belirtilmiş bulunmaktadır. Şehirlere getirilen sular için yapılan tesisler bakımından şüphesiz ki en zengin örneklerini gördüğümüz şehir İstanbul'dur. İstanbul için başta padişahlar, sultan hanımlar, bazı devlet adamları olmak üzere diğer hayır sahipleri de, bendler,su yollan, kemerler, çeşmeler ve sebiller inşa etmişlerdir. Bunlar arasında Kanûni'nin Kağıthane suyunun İstanbul'a akıtılmasını temin için yaptırdığı tesisler, evâ'il-i Cemâziyelâhir 973/24-31 Aralık 1565 tarihli bir vakfiye ile belirtilmiş bulunmaktadır. Bu vakfiyede, bu tesisin yapılma sebebi üzerinde durulmuş; "mescidler, mâbedler, imaretler, camiler, çarşılar, mahalleler, hamamlar, hanlar, gül ve çiçek kokularının çok olduğu bostan türünden bahçelerle ağacı, çayırı ve çimeni bol olan ravza türünden bahçeler ve ağaçlı suyu çok olan hadîka türünden bahçeler, havuzlar, tatlı selsebil suları ile cenneti kıskandıracak ve temiz içecekleri ile resim, nakıs ve benzeri güzellikleri ile ünlü Çin'i gıbta ettirecek nitelikte..." olan İstanbul'un su ihtiyacı belirtilmiştir (Ateş, 1987: 27). Bu suyun akıtılması için yapılan faaliyetler anlatıldıktan sonra zamanla yapılan "büyük binalar ve yollarda bozukluk meydana gelirse onarılıp tamir olunsun.." dileğinde bulunulmaktadır (Ateş,1987:31).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihî vakıf su tesislerimizin, Türkiye'ye gelen bilhassa batılı seyyah ve sanatkârları büyük ölçüde etkilediği, yazdıkları eserlerde açıkça görülmektedir (Busbecg, Türkiye'yi Böyle Gördüm: 31, 53; Theyenot,1978:120; Racynski,1980:66-67). Mahalle halkının, gelip geçenin su ihtiyacını karşılamak üzere sadece hayır gayesi ile yapılan çeşmelerin mimarî tarz bakımından çoğunlukla sâde yapı olanları bulunduğu gibi İstanbul'daki III. Ahmet, Tophane, Ayazkapı ve Üsküdar Çeşmeleri gibi âbidevî, kubbeli ve saçaklı olanları da vardır. Türk hamamları, hem mimarî tarzları, hem de fonksiyonları bakımından bütün dünyanın hayranlığını üzerlerine çekmişlerdir. Soyunma yeri (Câmegâh) ve kurulanma ile peştemal değiştirmeye mahsus soğukluğu, yıkanma yeri olan sıcaklığı olmak üzere üç kısımdan müteşekkil ve kubbeli olarak inşâ edilen hamamlar, Müslüman-Türkler'in önemli vakıf eserleri arasında yer alırlar (Şeker, 1984:136).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;III.VAKFİYELERDE ÇEVRENİN KORUNMASINA DAİR ÖRNEKLER&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Canlılar arasındaki menfaate dayalı münâsebetler ile cansız varlıklarla aralarındaki ilgi çevre meselelerini teşkil etmektedir. Dolayısı ile insan-hayvan-tabiat arasındaki dengenin özellikle teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi yanında hızlı nüfus artışına da bağlı olarak ortaya çıkan büyük yerleşme merkezlerinde çevre ile ilgili problemleri de artırmış bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Tarihimizde insan-hayvan-tabiat dengesini kurma bakımından vakıfların oynadığı roller çok önem arzetmektedir. Bu konuda vakfiyelerdeki şartlar gözden geçirilince, tabiatı ve tabiat varlıklarını korumayı hedef alan faaliyetlerin vakıflar yardımı ile yürütüldüğü görülür. Buna bir kaç örnek vererek, vakfiyelerin çevrenin korunması ve temizliği konusunda alınan tedbirler bakımından ne kadar önemli birer tarihi vesika olduklarını göstermeye çalışalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1. Hayvanları Koruma:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Anadolu'nun hemen her şehrinin bir cami avlusunda toplanan kuşların, güvercinlerin yemlenmelerine (Kunter, 1938:11; Ayverdi, 1984:75) dâir vakıflar bulunduğu görülmektedir. İstanbul Büyükçekmece Köprüsü'ndeki Yeni Camii, Üsküdar Sultan Selim Camisi ve Ayazma Camisi gibi vakıf eserlerinde "serçe saray, kuş köşkü veya kuş evi" denilen minyatür yuvalar, küçük kuşların bu mimarî vakıf eserlerinde misafir edilmeleri için düşünülmüş birer tamamlayıcı unsur olarak düşünülebilir.(Sungurbey, 1990:29). Bir vakfiyede de, camilerin civarındaki leyleklerin bakımlarına harcanmak üzere tahsisatların ayrılmış olması (Vakfiye, 25/610:244; Ateş, 1982:82) yerleşme yerlerinde tabiat varlıklarının yaşatılması hususunda ilgi çekici bir uygulama olarak görülmektedir. Yine Osmanlılar zamanında kedilerle köpeklerin bakımları için de vakfiyelere şartlar konulduğunu, tahsisler bulunduğunu görmekteyiz. İstanbul Anadolu Hisarı'nda Keyfî Nâzın Mustafa Ağa'ya ait öurre-i Rebiulevvel 1238/12 Aralık 1851 tarihli vakfiyede; "... ve hisâr-ı mezkûrda külle yevm otuz akçelik nân-ı aziz iştira olunub kilâba eklettirile.." ifadesi yer almaktadır (Vakfiye, 746:196, Ateş, 1982:75). Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, her gün otuz akçe tutannda ekmek satın alınarak hisar köpeklerine yedirilmesi istenmektedir. Hatta Fâtih Vakfiyesi'nde imaretlerde kalan misafirlerin binek hayvanlarının bile yem ihtiyaçlannın karşılanması için de tahsisatlar ayrıldığı görülmektedir(Vakfiye; 1938:251.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2. Çevrenin Temizliği ve Halk Sağlığı:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında İslâm dininin temizliğe verdiği önem teoride kalmamış, Müslüman-Türkler'de pratiğe geçmiş bir uygulama olarak görülmektedir. Bunun belirgin örneği de abdest almak için yaptınlan cami çeşmeleri ile hamamlann yaygın oluşu yerli yabancı herkesin dikkatini çekmektedir ki bunların çoğunluğunun vakıf yoluyla yaptırıldığı da bilinmektedir. Yine vakıf eseri olarak yaptırılan Fatih Medresesi'nin içini ve tuvaletini temiz tutmak üzere medresede hizmetçi ile ferraşın görevlendirilmiş olması (Vakfiye, 1938:268), yine aynı medresede duvarlara yazdıkları yazılan silmek ve çevreyi dolaşarak duvarlan temizlemek üzere "...mâni'unnukûş veya mâhi'n nukûş" adı ile görevlilerin bulunması (Esad Bey, 1341:XXI/544, 545, 190) sadece müesseselerin temiz tutulmasını değil, güzel manzaranın da teminini hedef aldığını göstermektedir. Bu konuda en çarpıcı örnek şüphesiz çevre sağlığı konusunda alınan tedbirlerle ilgili belgelerdir. Meselâ Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakfı Gurebâ Hastahanesi'nin iç hizmetler yönetmeliğinde yer alan bulaşıcı hastalann ayrı koğuşlara alınmasına dair hükümler(Fodula, 44:27) halk sağlığı bakımından alınmış önemli tedbirlerden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kaydedilmesi gereken bir başka örnek de; sokaklann temizliği hususunda alınan bir tedbirle ilgilidir. Sokaklarda veya insanların gelip geçtikleri yerlerde, tükrük veya balgam gibi göze hoş görülmeyen çirkinlikleri örtmek üzere; vakıf gelirlerinden ücretleri ödenmek şartıyla, sırtında kül veya kum dolu kaplarla dolaşıp bu balgamların üzerlerini kapatan görevlilerin tayin edilmiş olması (Ergin, 1936, 76-77) hem halk sağlığı bakımından, hem de göze hoş görünmeyen manzaraların bertaraf edilmesi yönüyle ilginç bir uygulamadır. Vakfiyeler bu gözle elden geçirilmeye devam olunsa, öyle zannediyorum ki daha ilgi çekici bir çok belgeye rastlanır ve daha nice orijinal uygulama ile karşılaşılacağı ümit edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3. Açık Havaya Çıkma Geleneği:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi yaylaya çıkma, yazın daha serin yerlerde oturma geleneği Türkler'de çok eski bir gelenek olarak mevcut bulunmaktadır. Nitekim bunun örneklerini Anadolu'da ilk yerleşim asırlarından beri görmek mümkündür.(Şeker, Basılıyor: 70-71). Vakıf eserler arasında bir çok mezra, koruluk ve benzeri temiz sahaların mevcudiyeti, belirtildiği gibi yaylaların da kaydedilmiş olması böyle yerlerin varlığına delildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada vakfiyelerde daha da ilginç uygulamalarla karşılaşıyoruz. Meselâ, Eski Matbah-ı Amire Emîri Haseki Hacı Mustafa Ağa'ya ait 27 Muharrem 1182/3 Haziran 1768 tarihli vakfiyede; "... ve senevi üç bin akçe, sıbyamn teferrüce ihraçları içün harç ve sarf olunub, eyyam-ı baharda sıbyan bir mahall-i dilküşâya ihraç ve Ba'de'l-ıstıyaf hengâm-ı 'avdette..." (Vakfiye, 10:147, Ateş, 1982:77) ifadeleri yer almaktadır. Bu ifadelerden anlaşıldığına göre; yılda üç bin akçe ayrılarak okul çocuklarının şehir dışına çıkartılıp temiz hava teneffüsleri için harcanmasını, bu gaye ile bahar günlerinde çocukların içaçıcı ve havadar biryere çıkartılarak dinlenmelerinin sağlanması istenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Her gittikleri yere ince hislerini beraber götüren Türkler, ruhlarında saklı güzellik duygularıyla yaptıkları eserlerle, çoğunluğu birer vakıf eseri olan cami, medrese, kütüphane, han, hamam, sebil, çeşme ve benzeri çeşitli imaretlerle bulundukları şehirleri, ülkeleri süslemişlerdir. Sadece süslemekle kalmamışlar, aynı zamanda bu yörelere kendi damgalarım da basarak yurt edinmişler, buraları kendilerine vatan yapmışlardır. Vakıf eserlerinin uzun yıllar ayakta kalabilmelerinin en önemli âmilini şüphe yok ki bunların vakıf malı olmalarında aramak lâzımdır. Zira bunların vakfiyelerinde, müessesenin korunması ve yaşatılması vâkıfları tarafından en büyük arzu olarak belirtilmiş bulunmaktadır. Bunun için de gerekli şartlar konmuş ve elde edilen vakıf gelirlerinin sarfına, vakfın gayesine, idaresi ile faaliyet sahalarına dâir esaslar arasına binaların gerektiğinde tamu- ve bakımlarını ihtiva eden şartlar konmuştur. Vakfiyelerde yer alan bu şartlar sayesinde vakıf eserler, aslî hususiyetlerinin bir kısmını kaybetseler bile, zamanımıza kadar gelebilmişler, vakıf malı olmayanlar ise, bakımsızlık ve sahipsizlik sebebi ile yeteri kadar muhafaza olunamamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf eserlerinin fazla bulunduğu şehirler, güzelliklerini bu gün bile muhafaza etmektedirler. Vakfiyelerde görüldüğü gibi insan-hayvan-tabiat dengesinin korunabilmesi için alınan gerekli tedbirler, hem canlıların hayatiyetlerini sürdürmelerine imkân vermekte, hem de tabiat varlıklarının korunmasına yardımcı olmaktadır.&lt;br /&gt;Vakfiyelerde, bir çok konuda olduğu gibi, Müslüman-Türkler'de çevre bilincinin varlığı, sâdece alınan koruma tedbirlerinden değil, aynı zamanda şehirlerin kuruluşu ve güzelleştirilmeleri yanında çevrelerindeki tabiat varlıklarının korunmaları için harcanan gayretlerden de anlaşıldığı üzere mevcut olduğu görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KAYNAKLAR&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1) Ay verdi Ekrem Hakkı, Fatih Devrinde İstanbul Mahalleleri, Vakıflar Dergisi, IV., Ankara 1958, 250-261&lt;br /&gt;2) Ay verdi Ekrem Hakkı, Tatbikatta Vakıflar, l'inci Vakıf Haftası Ankara, 1984&lt;br /&gt;3) Aktepe Münir, Kara Osman Oğlu Mehmed Ağa bin Hacı Ömer Ağa, Vakıflar Dergisi, XI Ankara, 1976&lt;br /&gt;4) Altan Mustafa Hasım, Belgelerle Kıbrıs Türk Vakıflar Tarihi,I., Kıbrıs 1?86&lt;br /&gt;5) Ateş ibrahim, Hayrî ve Sosyal Hizmetler Açısından Vakıflar, Vakıflar Dergisi, XV.Ankara, 1982&lt;br /&gt;6) Ateş ibrahim, Kanunî Sultan Süleyman'ın Su Vakfiyesi, Ankara,1987&lt;br /&gt;7) Busbecg O.Ghise, Türkiyeyi Böyle Gördüm, Çeviren: Aysel Kurutluoğlu, Tercüman 1001 Temel Eser.&lt;br /&gt;8) Doğan Muzaffer, Osmanlı Devrinde İstanbul Bahçeleri, Vakıflar Dergisi, IV., Ankara, 1958&lt;br /&gt;9) Ergin Osman, Türkiye'de Şehirciliğin Tarihi İnkişâfı, İstanbul&lt;br /&gt;10) Fatih Suldan Mehmed II. Vakfiyesi, (H.861/M.1456) İstanbul,1938&lt;br /&gt;11) Gökbilgin, Tayyib, Lutfı Pasa, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, VII, Istanbul,l940. '&lt;br /&gt;12) İnalcık Halil, Murad n., M.E.B. İslam Ansiklopedisi, İstanbul,1941&lt;br /&gt;13) Kunter Halim Baki, Vakfiyelerin Tarih ve Sosyaloji Bakımından Önemi, Ülkü Dergisi, VI., Ankara 1936&lt;br /&gt;14) Kunter Halim Bakı, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri Üzerine Mücmel Bir Etüd, Vakıflar Dergisi I., Ankara 1938&lt;br /&gt;15) Kunter Halim Baki, Emir Sultan Vakıfları Ve Fatih'in Emir Sultan Vakfiyesi, Vakıflar Dergisi IV. Ank. 1958&lt;br /&gt;16) Kur'ân-ı Kerîm, 22 (el-Hacc)/ 65, 31 (Lokman)/20, 45(el-Câsiye)/13&lt;br /&gt;17) Müftüzâde Esat Bey, İstanbul Medreseleri Sebilürreşat,1341, XXI&lt;br /&gt;18) Öztürk Nazif, Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar,Ankara 1983&lt;br /&gt;19) Racynski Edward, 1841'de İstanbul ve Çanakkale'ye Seyahat,Çeviren: Kemal Turan, İst. 1980&lt;br /&gt;20) Şeker Mehmet, İslamda Sosyal Dayanışma Müesseseleri,Ankara, 1984&lt;br /&gt;21) Şeker Mehmet, İbn Batuta'ya göre Anadolu'nun Sosyal, Kültürel ve iktisadî Hayatı ile Ahîlik, Basılıyor.&lt;br /&gt;22) Şeker Mehmet, Fetihlerle Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması, İstanbul, 1973&lt;br /&gt;23) Sungurbey İsmet, İslâm Hukukunda Hayvanlar Yararına Vakıflar ve Vakıf Mevzuatımızdaki Önemli Bir Eksiklik VH.Vakıf Haftası, Ankara, 1990&lt;br /&gt;24) Thevenot Jean, 1655-1656'da Türkiye, Çeviren: Nuray Yıldız,İst. 1978&lt;br /&gt;25) Vakıflar Genel Müd. Arşivi, 25/610 No.lu Vakfiye Defteri&lt;br /&gt;26) Vakıflar Genel Müd. Arşivi, Mahfuz 98 K. No.lu Vakfiye Defteri&lt;br /&gt;27) Vakıflar Genel Müd. Arşivi, Mahfuz 578 No.lu Vakfiye Defteri&lt;br /&gt;28) Vakıflar Genel Müd. Arşivi, 746 No.lu Vakfiye Defteri&lt;br /&gt;29) Vakıflar Genel Müd. Arşivi Mahfuz 750 No.lu Vakfiye Defteri&lt;br /&gt;30) Vakıflar Genel Müd. Arşivi, 44 No.lu Fodula Defteri&lt;br /&gt;31) Yinanç Refet, Selçuklu Medreselerinden Amasya Halîfet Gazi Medresesi ve Vakıfları, Vakıflar Dergisi, XV., Ank.,1982&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç.Dr.Mehmet ŞEKERD.E.Ü. ilahiyat Fakültesi islam Tarihi ve Sanatları Böl.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-7462302403623265380?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/7462302403623265380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=7462302403623265380' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7462302403623265380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7462302403623265380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/09/osmanli-vakfiyelerinde-evre-bilinci-ve.html' title='OSMANLI VAKFİYELERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ VE ÖRNEKLERİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UpZi00xB7e0/RvjIaROjiuI/AAAAAAAAAAg/vkrihCr9HSM/s72-c/12_35_21_web.jpg' height='72' width='72'/><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-2268141179195452976</id><published>2007-06-22T14:44:00.000-07:00</published><updated>2007-07-20T06:15:15.152-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Devletinde Vakıf Sistemi'/><title type='text'>OSMANLI DEVLETİNDE VAKIF SİSTEMİ</title><content type='html'>Osmanlı Devletinde, diğer Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi, eğitim, kültür, sağlık, sosyal, işler vakıf teşkilatı tarafından yürütülmüştür. Osmanlı devletinde vakıf teşkilatı sayesinde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Eğitim ve kültür faaliyetleri vakıflar tarafından yürütülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Bimarhane ve şifahane gibi hastaneler ve tıp medreseleri kurularak halkın sağlık sorunları ile ilgilenilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Yol, kaldırım, köprü, kanal, sebil vb. yapıları inşa ederek ülke bayındır hale getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         İmarethaneler ve gurebahaneler açarak yoksulların ihtiyaçları karşılanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-         Fethedilen topraklarda sosyal kurumlar açarak iskan faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-2268141179195452976?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/2268141179195452976/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=2268141179195452976' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/2268141179195452976'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/2268141179195452976'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/06/osmanli-devletinde-vakif-sistemi.html' title='OSMANLI DEVLETİNDE VAKIF SİSTEMİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-735189327270197968</id><published>2007-06-22T14:35:00.000-07:00</published><updated>2007-07-20T06:15:47.742-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Anadolu Selçuklu Devletinde Toprak Yönetimi'/><title type='text'>ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE TOPRAK YÖNETİMİ</title><content type='html'>Anadolu Selçuklu devletinde toprak devlet mülkiyetindeydi ve fethedilen topraklar devletin malı sayılırdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak dört bölümden oluşmaktaydı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Has Arazi: Mülkiyeti ve geliri hükümdara ait topraklardı. Hükümdar bu toprakları hanedan üyelerine verebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         İkta Arazi: Devlet memurlarına ve askerlere maaş karşılığında verilen topraklardı. Bu toprakların mülkiyeti devlete, vergisi ve geliri sipahiye, toprağı işleme hakkı ise köylüye aitti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Mülk Arazi: Başarılı devlet adamlarına ve ordu komutanlarına mülk olarak verilen arazi idi. Bu araziler alınıp satılabilir ve miras bırakılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·         Vakıf Arazi: İlmi, sosyal ve dini kurumların giderlerini karşılamak amacıyla ayrılan topraklardır. Vakıf arazisinin gelir ve giderlerini düzenleyen kişiye “Mütevelli” adı verilirdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-735189327270197968?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/735189327270197968/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=735189327270197968' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/735189327270197968'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/735189327270197968'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/06/anadolu-seluklu-devletinde-toprak.html' title='ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNDE TOPRAK YÖNETİMİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-6985790116868573696</id><published>2007-06-22T13:21:00.000-07:00</published><updated>2007-07-20T06:16:22.011-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlıda Vakıf ve İmaret Sistemi'/><title type='text'>OSMANLI'DA VAKIF VE İMARET SİSTEMİ</title><content type='html'>Sırasıyla Roma, Sasani, Emevi, Abbasi ve Selçuklu devletlerinde hükümdar kamuya ait alt yapı tesislerinin veya şebekelerinin inşasını üzerine almıştır. Orta zamanların iki önemli gelir kaynağı tarım ve ticaretti. Yani bütün orta zamanlar sanayi devrimine kadar tarım evresindeydiler. Bunlarla ilgili olarak sulama kanalları, arklar, bentler, köprüler, su sarnıçları, su kemerleri, kervansaraylar, hanlar vb. yapıların hükümdarca yapıldığını kaynaklar haber vermektedir. Bu saydıklarımız yapılırsa toplum daha müreffeh, devlet hazinesi de her zaman dolu olacaktır. İslam dinide bu gibi işlerin dini, insani ve hayri bir davranış olarak önermiş hatta bunu bütün mensuplarından istemiştir. İslamiyet’le birlikte hükümdar dışındaki hayır sahibi varlıklı insanlarda devreye sokulmuştur ve vakıf ve imaret sistemi İslamiyet’ten sonra yaygınlaşmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlılar şehirlerini inkişaf ettirmek için vakıf ve imaret geleneğini güzelce sürdürmüşlerdir. Belirtmekte yarar vardır ki Selçuklu ve Osmanlı Türkleri vakıf kurumunu iyi algıladılar, anladılar ve uyguladılar. Daha Emeviler devrinden başlayarak bir taraftan sınırların genişlemesi, bir taraftan sınırların gelişmesi bir taraftan tarım ve ticaretin gelişmesi İslam toplumunu zenginleştirmiş ve onların kazançlarının fazlasının kamu yararına tahsis etmeleriyle sonuçlanmıştır. “Amel-i Salih” tam anlamıyla insanlığa yararlı ve devamlı iş üretmektir. Müslümanlıların varlıklıları, artı mallarını kamu yararına tahsis etmekle gerçekten vakıf medeniyetini meydana getirmişlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul, bir “Gaza-i Ekber” neticesinde feth edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed, cebren feth ettiği İstanbul’un üç gün süre ile yağmalanmasına izin vermekle birlikte müstakbel başkentinin daha fazla zarar görmemesini istemiştir. Feth edildiğinde 30 bin kadar olan kent nüfusu 25 yıl sonra 100 bine ulaşmıştır. Fatih Sultan Mehmed yayınladığı bir ferman ile düşünce ve inanç hürriyetini, teşebbüs ve çalışma hürriyetini, mülkiyet edinme ve yaşama hürriyetini bahş ettiğini cümle âleme duyurmuştur. Yağmadan kendi hissesine düşmüş esirleri serbest bırakarak Fener’de iskân ettiren Sultan Mehmed, ayrıca bir süre bu esirleri vergiden muaf tutmuştur. Ayrıca ülkenin dört bir tarafına gönderdiği buyrultularla; dinine, milliyetine bakılmaksızın, hiç olmazsa varlıklı insanların belirlenip İstanbul’a gönderilmelerini istemiştir. Boş evlerin kira ile tahsis edileceği açıklandığında buna tepki gelmiştir ve bu uygulamadan vazgeçilmiştir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmaret, dar anlamıyla öğrencilere, yolculara, muhtaçlara yemek dağıtılan yer demektir. Selçuklu ve Osmanlı Sultanları ve hanım sultanlar dahi bu anlamda imaretler yapmışlar ve kendi elleriyle aş dağıtmışlardır. Geniş anlamıyla imaret, bir şehrin bir memleketin bayındır hale getirilmesidir ki; bu anlamıyla imaret bir yapılar manzumesidir. Osmanlı kentlerinin çeşitli mahallelerinde başta hükümdar olmak üzere, hanım sultanlar, rical-i devlet (vezir-i azamdan beylerbeyine, kadıya kadar değişebilir) bilim adamları, tacirler tarafından yaptırılan imaretler ülkenin her tarafında Osmanlı şehirlerinin görüntüsüne hâkim olmuştur. Bu yapı manzumesi içerisinde camii, medrese, hastane, kütüphane, otel, su şebekesi, sebiller, yollar ve köprüler bulunmakta ve bunların bakım ve onarımı içinde gelir getirici yapılar kurulmaktaydı. Örneğin sebiller, yollar üzerinde inşa edilen üzerinde her zaman dolu maşrapalarla su bulunan gelip geçenlerin su içtikleri yapılardır. Buranın suyunu sağlayan kimseye sebilci denilir. Bunlar dahi vakıf içerisinde değerlendirilmelidir. Kentimiz Bursa’da çeşmeler ve sebiller şehri olarak bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf; hayır sahibi kimsenin taşınır ya da taşınmazlarını kamu yararına tahsis etmesidir. Vakıf ile imaret arasında sıkı bir ilişki vardır. Bir vakıf o yerin kadısı huzurunda hazırlanan ve Sultan tarafından tasdik edilen bir vakıf senedi ile hayata geçirilir. Bu vakıf kağıdına vakfiye de denir. Vakfiyede vakıf kurucusunun amacı, şartları, mütevellisi (bir vakfın ya da benzeri bir şeyin yönetimi kendisine verilmiş olan kimse), murakıbı (denetleyicisi), eğer büyük bir vakıfsa nazırı kayıtlıdır. Her vakıf mali ve idari özerkliğe sahiptir ama devlet bir müfettiş aracılığıyla denetimini de yapar. Amaç vakfın şartlarına uygun olarak işletilip işletilmediğini kontrol etmektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul feth edilip, Ayasofya kilisesi camiye çevriliğinde burası İstanbul’un Ulu Camisi olmuştur. Sultan Mehmed Ayasofya’nın bakım ve onarım giderlerini karşılamak için bir bedesten inşa ettirip vakfetmiştir. Evliya Çelebi’ye göre Osmanlı şehirleri bedestenli ve bedestensiz olmak üzere iki sınıfta toplanmıştır. Bedesten kıymetli eşyaların satıldığı kapalıçarşılardır.  Kapalı çarşılar hem kıymetli malların korunması hem de şehrin zenginliklerinin (para, mücevherat vs.) saklanması için hizmet ediyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmed, 1459’da ülkenin önde gelen insanlarını toplayarak her birinden İstanbul’un diledikleri yerinde imaretler kurmalarını istemiştir. Başta vezir-i azam Mahmud Paşa olmak üzere diğer vezirler şehrin merkezinde ve Altınboynuz (Haliç) çevresinde güzel imaretler inşa eylemişlerdir. İmaretin merkezinde cami bulunmaktadır. Caminin çevresinde diğer yapılar inşa edilirdi ve zamanla halk bu imaret çevresine yerleşerek yeni bir mahalle oluşturulurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Külliyesi, 1463–1470 tarihleri arasında yapılmıştır. Cami çevresinde 8 medrese, kütüphane, hastane, oteller ve yemekhane yer almıştır. Fatih Sultan Mehmed bu külliyesinin bakım ve onarım ve hizmet sunumları ve alımları için 318 dükkânlık birde çarşı inşa ettirmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı kara yolları üzerinde her 25 ila 35 km.de bir tane olmak üzere inşa edilen kervansaray ve hanlar, köprüler vs. çok geçmeden yeni yerleşim yerlerinin de nüvesini oluşturmuşlardır.  Mesela Edirne yakınlarındaki Ergene nehri üzerinde 1443’te Sultan II. Murad Han 392 metre uzunluğunda174 kemerli bir taş köprü yaptırmıştır. Uzunluğu sonraları 1270 metreye kadar uzayan bu köprü Uzunköprü ilçesinin de adını almasını sağlamıştır. Ayrıca bu ilçenin de kuruluş tarihi bu köprünün yapılışına dayandırılmıştır. Köprünün Uzunköprü kısmında serhat beylerinden Tarahan (Turhan) Bey’in türbesi bulunmaktadır. Halen kullanımda olan köprünün yanına Sultan II. Murad, camii, medrese, hamam, çok maksatlı dükkânlar inşa etmiştir. Köprünün doğu tarafına Yörükleri, batı tarafına ise yaya ve müsellemleri iskân ettiren II. Murad, köprünün geçiş emniyetini, bakım ve onarımını sağlamalarına mukabil kendilerini vergiden muaf tutmuştur. Vergi muafiyetleri her yerde ve her zaman devletler tarafından uygulana gelmiştir. Amaç olabildiğince yararlandırabilmek ilkesinden kaynaklanmaktadır. İnsanlar bu dünyada iyi olarak anılmak ve öteki dünyada da iyilerle birlikte olmak istediklerinden iki dünyalarını da aziz edeceklerini düşündükleri hayri eserler yapmak hususunda adeta yarışmışlardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-6985790116868573696?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/6985790116868573696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=6985790116868573696' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6985790116868573696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/6985790116868573696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/06/osmanlida-vakif-ve-imaret-sistemi.html' title='OSMANLI&apos;DA VAKIF VE İMARET SİSTEMİ'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-7199755973050604716</id><published>2007-06-22T12:57:00.000-07:00</published><updated>2007-07-20T06:16:42.491-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mimar Sinanın Vakıfları'/><title type='text'>MİMAR SİNAN'IN VAKIFLARI</title><content type='html'>Gayet zengin olan ve çok sayıda gayrımenkule sahip bulunan rahmetli Mimar Sinan oldukça uzun bir hayat sürmüş, ölümünden önce bütün mallarını vakıf haline getirmiş ve hazırladığı vakıf senedini 1583 yılında Rumeli Kazaskeri İvaz Efendi'ye tasdik ettirmişti. Vakfettiği gayrımenkuller arasında Süleymaniye, Sarı Nasuh, Mustafa Çelebi, Muhtesib İskender, Çöplük İskelesi ve Çıkrıkçı Kemal mahallelerinde çok sayıda ev, dükkân ve bostan vardı. Ayrıca yüksek meblâğda nakit para da bırakmış ve vakfının nasıl işletileceğini ayrıntılarıyla kayda geçirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehid olan oğlu Mehmed Bey'in oğlunu yani torunu Derviş Çelebi'yi vakfın mütevelliliğine getirmiş, vakfın kontrolünü de kendisinden sonra gelecek olan başmimarların yapmasını istemişti. Kızları Ümmühan ile Neslihan, torunu Fahriye, kardeşinin kızları Raziye, Kerime ve Ayşe, vakıftan gelecek para ile rahat ve sıkıntısız bir hayat süreceklerdi. Vakıf sadece aileyi geçindirmekle kalmayacak, bazı hayır işleri de yapacak, yetimlere yardım edecek ve fakirleri hacca gönderecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimar Sinan, vakıf senedinde, bıraktığı mallardan elde edilecek gelirin bir kısmının bazı okullara ve Yenibahçe'deki bir mescide gitmesini istiyordu. Yevmiyeli hafızlar hergün kendisinin ve ailesinden ölmüş olanların ruhuna Kur'ân okuyacaklar ve yine yevmiyeli imamlar imamlık vazifelerine ilâve olarak masrafları vakıf tarafından karşılanan okullarda hocalık yapıp öğrenci yetiştireceklerdi. Ama namaz kıldırmayı bildiğini yahut iyi dua ettiğini söyleyenler öyle hemen işe alınmayacak ve imamlar vakıf senedinde ayrıntılı bir şekilde yazılmış olan özelliklere sahip olanlar arasından seçileceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, Mimar Sinan'ın bundan tam 420 yıl önce hazırladığı vakıf senedine göre hem imamlık hem de okulda hocalık edip günde beş akçe alacak olan din adamlarının sahip olmaları gereken özellikler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• İmamın sesi güzel olacak, Kur'ân'ı okuma kaidelerini çok iyi bilecek, dînî kurallara hâkim olacak ve beş vakit namazı itinayla kıldıracaktır.&lt;br /&gt;• Dış görünüşü güzel ve üstü-başı temiz olacak, düzgün konuşacaktır.&lt;br /&gt;• Arapça'yı ve Farsça'yı okuyup yazabilecek, Frenk dilini konuşanlara öncelik tanınacaktır.&lt;br /&gt;• İslâm'ın kurallarını, bu dini Müslüman olmayanlara karşı başarıyla müdafaa edebilecek derecede bilecektir.&lt;br /&gt;• Mekanikten anlayacak, anatomi, astronomi ve matematik gibi ilimlerde de bilgi sahibi olacaktır.&lt;br /&gt;• Başka kadınlara ilgi duymaması ve hoş olmayan bazı hadiselerin çıkmaması için, hanımının güzel ve alımlı olması tercih sebebi sayılacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-7199755973050604716?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/7199755973050604716/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=7199755973050604716' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7199755973050604716'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7199755973050604716'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/06/m.html' title='MİMAR SİNAN&apos;IN VAKIFLARI'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8215556206139611232.post-7535555327377198849</id><published>2007-06-20T06:49:00.001-07:00</published><updated>2007-07-20T06:17:29.643-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı Devletinde Eğitim Hizmetlerinin Finansmanı'/><title type='text'>OSMANLI DEVLETİNDE EĞİTİM HİZMETLERİNİN FİNANSMANI</title><content type='html'>Modern devlet maliyesinin üstesinden gelmekte zorlandığı konuların başında eğitim hizmetlerinin finansmanı meselesi gelmektedir. Temel eğitimden yüksek dereceli okullara kadar her seviyede eğitim faaliyetlerinin yürütülmesi için gerekli finansmanın sağlanması devlet bütçelerine büyük bir yük oluşturmaktadır.(1) Bu nedenle, ek vergi ve fonların ihdası ya da eğitim hizmetlerini fiyatlandırmak suretiyle maliyetinin en azından bir kısmının bu hizmetten istifade edenler tarafından karşılanması gibi yollara başvurulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tebliğde de, ana hatlarıyla Osmanlı Devleti'nin modernleşme-batılılaşma öncesi klasik döneminde eğitim hizmetlerinin finansmanı meselesinin hallinde nasıl bir yöntem izlendiği sorusunun cevabı aranacaktır .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik dönem Osmanlı eğitim sisteminde mesleki ve teknik eğitimin usta-çırak ilişkisi şeklinde lonca teşkilatı çerçevesinde, asken eğitimin ise ocak geleneği ve tımar sistemi içerisinde gerçekleştirildiği söylenebilir. Sarayın bir alt birimi mahiyetinde olan ve üst düzey yönetici kadroların yetiştirildiği Enderun Mektebi'ni (2) de istisna ettiğimiz takdirde kurumsallaşmış olarak tanımlanabilecek eğitim faaliyetinin mektep ve medrese eğitimi olduğu görülecektir. Ayrıca birer yaygın eğitim merkezi olarak tanımlayabileceğimiz mescid, cami, tekke gibi müesseseler de bu tebliğin kapsamı dışında tutulacaktır. Dolayısıyla bu tebliğde mektep ve medreseler eliyle yürütülen eğitim faaliyetlerinin finansmanı meselesi incelenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde eğitim ve sağlık hizmetleri ile din ve kültürel faaliyetlerin finansmanı için bütçeden doğrudan bir kaynak ayrılmadığı görülmektedir. Bu durumda, devlet bütçesinden herhangi bir kaynak ayrılmadığı halde zikredilen hizmetlerin finansmanının nasıl sağlandığı sorusu gündeme gelmektedir. Osmanlı cemiyetinde bu gibi hizmetlerin finansmanının, günümüzde üçüncü sektör olarak adlandırılan, daha çok bağımsız İktisadi birimler şeklinde teşkilatlanmış olan vakıflar aracılığıyla gerçekleştirildiği görülmektedir .(3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan araştırmalar , vakıf gelirlerinin Osmanlı mali sistemi içindeki oranının 16. yüzyılın başlarında yaklaşık %12'lik bir paya sahip olduğunu göstermektedir.(4) Bu oranın 17. yüzyılın başlarında %20'lere kadar yükseldiği kaydedilmektedir.(5) Dolayısıyla vakıfların kar imkanı bulunmayan ya da kar marjının düşük olması nedeniyle iktisadi açıdan yatırımın cazip olmadığı eğitim. sağlık, kültürel ve dini faaliyetlerin finansmanında önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Özellikle büyük vakıflar bünyesinde bu faaliyetlerin tamamına veya önemli bir kısmına imkan sağlayan müesseselerin bulunduğu ve bütün faaliyetlerin ortak bir şekilde yürütüldüğü görülmektedir. Bu tebliğde, vakıf müessesesi ve diğer faaliyet ve hizmetlerinden sarf-ı nazarla sadece eğitim faaliyetlerine yönelik finansman desteği açısından incelenecektir. Ancak, bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için vakıf sisteminin İşleyişini kısaca özetlemek faydalı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;I. Vakıf Sisteminin Mali Kaynakları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli hizmetlerin yürütülmesinde finansman desteğİ sağlayan vakıfların kuruluş aşamasında iki ana kaynaktan beslendikleri görülmektedir. Bunlardan birincisi devlet kaynaklarından yapılan tahsislerdir ki bu şekilde kurulan vakıflar daha çok başta padişahlar ve Osmanlı hanedanı mensupları olmak üzere devlet adamları tarafından kurulanlardır. İrsadi vakıf ya da tahsisat vakıfları olarak adlandırılan bu nevi vakıfların temel özellikleri devletin birtakım mali imkanlarının kurulan vakfa aktarılması ve elde edilen gelirlerin vakfın vakfiyede belirtilen faaliyetlerinin finansmanında kullanılmasıdır. Bu yolla vakıf kurma faaliyetinin devlet adamları arasında bir gelenek halinde devam ettirildiği ve özellikle şehirlerin ihtiyaç duyduğu dini, ilmi, sıhhi ve kültürel hizmetler için altyapı sağlanmasında önemli rol oynayan külliyelerin vakıf şeklinde oluşturulduğu görülmektedir .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf sisteminin İkinci kaynağını Osmanlı hanedanı ve devlet ricali dışında kalan ahalinin ''sadaka-i cariye'' anlayışıyla kurdukları vakıflar oluşturmaktadır. Bu nevi vakıflar hacim itibariyle daha mütevazı olmakla beraber sayılarının binlerle ifade edildiği (6) dikkate alındığında toplam olarak önemli bir hacme ulaştığı görülecektir .Bu iki kaynaktan devamlı olarak beslenen ve asırlar boyunca kümülatif olarak büyüyen vakıf sistemi belirtilen hizmetler için önemli bir finansman kaynağı oluşturmuştur. Bir vakfın kuruluşunda takip edilen yol ana hatlarıyla şöyledir. Vakıf kurucusu (vakıf) finansmanını sağladığı herhangi bir hizmet birimini ( cami, mektep, medrese, İmaret vb .) inşa ettirir .Daha sonra bu müessesenin cari giderlerini asgari düzeyde karşılayacak miktarda gelir temin edecek kaynaklar tahsis eder. Bu kaynaklar genellikle arazi, ya da ev, dükkan, Çarşı, imalathane, han, hamam gibi gayri menkullerden veya nakit paradan oluşmaktadır. Sözkonusu vakfın idaresi için bir idareci (mütevelli) tayin edilir ve vakfın nizamnamesi (vakfiye) düzenlenir. Vakfiyede vakfın kuruluş amacı, mal varlığı, gelirlerinin miktarı, kimler tarafından nasıl idare edileceği, istihdam edilecek personelin sayısı, vakıfları ve ücretleri, diğer işletme masrafları gibi konular ayrıntılı bir şekilde kaydedilir .Vakfiyenin tescili ile birlikte hükmi şahsiyet haline gelen vakıf, idari ve iktisadi açıdan bağımsız bir kurum olarak kuruluş amacına uygun bir şekilde faaliyetlerini sürdürür .(7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfiyede belirtilen şartlara ve mer'i hukuki normlara uygun bir şekilde idare edildiği sürece normal şartlar altında vakfın idare ve işleyişine dışarıdan müdahale edilmesi sözkonusu değildir. Sadece kadıların ya da vakfiyede belirtilmiş olan görevlilerin vakıf üzerinde nezaret yetkisi vardır ki, bu da vakfın kuruluş amacına uygun olarak işletilmesini temine ve kaynaklarının istismar edilmeden yerinde kullanılmasını sağlamaya yönelik bir yetkidir. Bu şekilde idari açıdan bağımsız bir yapıya sahip olan vakıflar vakfiyelerinde belirlenmiş olan kuruluş amaçlarına göre kendi bünyelerindeki eğitim, sağlık, kültür ve din faaliyetlerinin icrasına altyapı oluşturan hizmet birimlerinin ihtiyaç duyacağı her türlü finansman ihtiyacının karşılanmasında hemen hemen yegane müracaat merciidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana hatlarıyla vakıf kurumunun işleyişini özetledikten sonra tebliğimizin konusu olan eğitim kurumlarının yani mektep ve medreselerin kuruluşundan itibaren nasıl finanse edildiği konusunu izleyebiliriz. Ancak, özellikle büyük vakıflarda eğitim müesseseleri ile ilgili kayıtların ilgili vakfın bünyesinde yer alan diğer hizmet birimlerine ait kayıtlarla birlikte tutulduğu dikkate alındığında bunları tamamen birbirinden ayırmak mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla öncelikli hedef eğitim müesseselerinin finansmanı konusunu işlemek olmakla birlikte kaynakların durumuna bağlı olarak zaman zaman bunun dışına da çıkarılacaktır. Konu, kuruluş giderleri ve işletme giderleri başlıkları altında ele alınacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;II. Kuruluş Giderleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kuruluş giderleri arsa temini, binaların inşası ve tefrişi ile ilgili yapılan harcamalardan oluşmaktadır. Bu gibi harcamalar doğrudan vakfın kurucusu tarafından karşılanmaktadır. Ömer Lütfi Barkan'ın Süleymaniye Külliyesi'nin inşaatına ait muhasebe kayıtlarına dayanarak verdiği bilgilere göre, inşaat masraf1arının büyük bölümü padişahın hususi hazinesinden çıkarılan para ile ödenmiştir.(8) Bu durum vakfiyelerde ''etyab-ı eksabından, ''ahlas-ı emvalinden'' gibi tabirlerle ya da ''bina ettiği'', ''inşa ettiği'', ''bünyad eylediği'' gibi ifadelerle belirtilmektedir .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kurucularının öncelikli olarak vakfın yapacağı faaliyetler için ihtiyaç duyulacak binaların inşasını gerçekleştirdiklerini söyleyebiliriz. Bu açıdan genellikle camii, imaret ve sair birimleri ihtiva eden külliyelerin bir parçası olarak, bazen de müstakil olarak düşünülen eğitim kurumları, yani mektep ve medreseler, temin edilen arsalar üzerinde,(9) bina ve müştemilatının inşaatı tamamlanarak kurulan vakfın mütevellisine teslim edilmektedir. Medrese binaları daha çok talebelerin barınma ihtiyaçlarına göre düzenlenmekte, cami ya da mescitler de dershane olarak kullanılmaktadır .Bu açıdan cami ve mescitlerin de eğitim kurumlarının bir parçası olarak kabul edilmesi gerekir .Medreselerin bünyesinde veya cami içlerinde vakfın kurucusu tarafından ya da sonradan yapılan bağışlarla oluşturulan ve ihtiyaç duyulacak eserlerin yer aldığı kütüphaneler de bulunmaktadır. Sonraları bu kütüphanelerin ilgi ve ihtiyaca bağlı olarak müstakil binalara kavuştukları görülmektedir. (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikredilen bütün bu tesislerin kuruluş masraflarının öncelikli olarak vakfın kurucusu tarafından karşılandığını söyleyebiliriz. Ancak, vakfın kurucusunun servetinin ya da ömrünün yeterli olmaması veya başka sebeplerden dolayı gerekli olan mali imkanların sağlanamaması durumunda ortaya çıkan açığın, genellikle vakıfın da yakını olan başka şahıslar tarafından karşılandığı görülmektedir. Bir örnek olarak, Üsküdar'da bir cami ile birlikte kervansaray, mektep ve imaret yaptırmış olan Kanuni'nin zevcelerinden Gülfem Hatun'un sağlığında tamamlayamadığı vakıflarını daha sonra bizzat Kanuni'nin ikmal ettirdiği kaydedilmektedir .(11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;III. İşletme Giderleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Binaları ve müştemilatının inşaatı tamamlanan eğitim kurumlarının kuruluş amaçlarına yönelik olarak yapacakları faaliyetler birtakım harcamaları gerektirmektedir ki bunlar işletme giderleri olarak mütalaa edilebilir. Bu başlık altında öğretim elemanları ile istihdam edilen diğer personelin ücretleri yanında öğrencilerin iaşe ve ibate ihtiyaçlarına yönelik harcamalar , binaların tamir ve bakım masrafları ile yapılan faaliyetin mahiyet ve hacmine göre ortaya çıkan diğer giderler sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili müesseselerin faaliyetlerine bağlı olarak yapılan her türlü harcama vakfın kurucusunun önceden belirlediği ve vakfiyede ayrıntılı bir şekilde kaydedilen prensipler çerçevesinde gerçekleştirilir .Bütün bu giderler vakıf tarafından vakfedilmiş olan gelir kaynaklarından elde edilen gelirler vasıtasıyla karşılanır. Burada şu hususu da belirtmekte fayda vardır. Vakıf tarafından vakfın kullanımına tahsis edilmiş olan gelirler genellikle vakfın ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Hatta çoğu vakfın, giderlerini karşıladıktan sonra da ortaya çıkabilecek olağanüstü durumlar veya başlangıçta hesaba katılmayan ilave harcamalar için bir ihtiyat fonu oluşturacak düzeyde gelir fazlası vardır ki buna zevaid denilmektedir. Şimdi, işletme giderlerini ana başlıklar halinde inceleyelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;A. Personel giderleri ve ücret politikası:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Vakıfların başta vakfın yöneticisi konumunda olan mütevelli olmak üzere büyüklüğüne ve faaliyet alanlarına bağlı olarak sayıları değişen idari personel ve hizmetliyi istihdam ettiği bilinmektedir. Fatih, Süleymaniye gibi büyük vakıflarda istihdam edilen personel sayısı oldukça yüksek rakamlara ulaşmaktadır. Süleymaniye vakfiyesinde kaydedilen görevlilerin sayısı 759'dur. (12)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medreselerde istihdam edilen personelin başında müderris, muallim, muid ve halife gibi isimlerle anılan öğretim kadrosu gelmektedir .Müderrislerin ücretleri diğer personel ücretleri ile mukayese edildiğinde oldukça yüksektir. Osmanlı medreselerinin kendi arasında bir derecelendirmeye tabi tutulduğu ve bir müderrisin ücretinin bulunduğu medreseye göre belirlenmiş günlük bir miktarının olduğu görülmektedir .Medreseyi bitirdikten sonra müderrisliğe başlayan bir kişi, alt düzeydeki medreselerden itibaren terakki edecek sırasıyla yirmili, otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı ve altmış üstü medreselerde ders verirdi.(13) Derecenin yükselmesi aynı zamanda ücretin de artması demektir. Dolayısıyla, gelinen her merhalede günlük ücretin de arttığı görülmektedir. Bu durum, müderris ücretlerinin piyasa şartlarından bağımsız olarak birikime ve tecrübeye endeksli olduğunu, kaliteye göre artan bir ücret sisteminin benimsendiğini göstermektedir. Konuyla ilgili bir örnekte, Vakf-ı Süleyman Ağa b. Abdülmuin'in şart-ı Vakıf kısmında ''muallim hüsn-i ta'lim, hıfzetmeye kadir olursa ciheti yevmi beş akçe ola ve illa yevmi üç' akçe ola ve halife dahi hüsn-i hat yazmağa kadir olursa vazifesi üç akçe ve illa yevmi iki akçe ola'' denilmektedir.(14) Süleymaniye vakfiyesinde müderrislerin günlük ücretleri, medreselerde görevli olanlar için 60 akçe, darü'l-hadis'de görevli müderris ve muhaddisler için 50 akçe, tıp medresesinde görevli müderrisler için 20 akçe olarak tesbit edilmiş, mektepte görevli muallimin ücreti ise 8 akçe olarak belirlenmiştir.(15)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müderrisler dışında kalan muid ve halifeler ise yardımcı öğretim kadrosu olarak vazife yapan kişilerdir .Asistan olarak düşünebileceğimiz muid ve halifelerin ücretleri müderrislere oranla oldukça mütevazı düzeyde olmakla birlikte piyasa şartlarında makul denilebilecek düzeylerdedir. Süleymaniye Medreseleri'nde görevli muidlerin her biri için günlük 5 akçe, mektepte görevli halife için ise 3 akçe ücret tayin edildiği görülmektedir. (16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanında kütüphanesi bulunan medreselerde ihtiyaca göre kütüphaneci (hafız-ı kütüb) bulunabildiği gibi, katib, bevvab (kapıcı), hadim (hizmetli), ferraş (temizlikçi), kennas-ı hela (tuvalet temizlikçisi), siraci (kandilci), noktacı (devamı kontrol eden görevli) gibi görevliler de bulunmaktadır. Bunların ücretleri de yine yapacakları işin durumuna ve vakfın mali imkanlarına bağlı olarak değişiklik arz etmekle birlikte piyasa şartlarına uygun seviyededir. Süleymaniye vakfiyesinde medreselerde görevli bevvab, ferraş, kennas-ı hela, siraci gibi görevliler için 2'şer akçe, noktacı için 3 akçe gibi ücretler tayin edilmiştir.(17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müderris ve diğer görevlilerin vasıfları ve yapacakları işlerin yanında kendilerine verilecek olan ücretler de vakfın kuruluşu esnasında vakfiyede belirtilmekte ve belirlenen miktarlara titizlikle uyulduğu görülmektedir. Konuyla ilgili bir örnekte, Mahmud Paşa Medresesi'ne, müderrisin ücreti vakfiyede 50 akçe olarak belirlendiği halde, 952/1545-1546 yılında vakıfın şartına aykırı olarak Rumeli Kazaskeri çivizade tarafından 40 akçe ücretle tayin edilen Hasan Bey'in ücreti, yapılan teftiş sonucunda konunun padişaha arz edilmesi üzerine yine 50 akçeye çıkarılmıştır.(18)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim kadrosunun gelirlerinin ücretleriyle sınırlı olmadığı ve ilave birtakım gelirlere de sahip oldukları söylenebilir. Özellikle vakıflarda yaygın olarak görülen günlük, haftalık gibi periyotlarla ve belli bir ücret karşılığı vakfın kurucusunun ruhu için Kur' an-ı Kerim'den bir cüz veya belli surelerin okutulması gibi hususlar bu açıdan bakıldığında ek bir gelir teminine yönelik düzenlemeler olarak düşünülebilir. Ahmed Ağa b. Mahmud tarafından H. 955/M 1548'de Bindirekli kasabasında kurulan muallimhanenin muallimi için günlük 3 akçe, halifesi için 1 akçe ücret tayin edilmiş, ayrıca her ikisine de günde birer cüz okumak şartıyla birer akçe ek gelir temin edilmiştir .Aynı vakıfın Gökoba'da kurduğu muallimhanenin muallimi için 10 akçe, halifesi için 1 akçe günlük ücret tayin ettiği, ilave olarak ta yine her ikisine günde birer cüz okumaları karşılığında birer akçe ücret tayin edildiği görülmektedir. (19)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendilerine verilen ücretin yanında, Vakıfların kendi personeli için sağladığı meşruta binalarında medrese görevlilerinin de ücretsiz olarak ikamet edebildikleri görülmektedir, Dolayısıyla barınma ihtiyaçlarının da vakıflar eliyle karşılandığını söyleyebiliriz. Ayrıca, görevli personele ve medrese öğrencilerine vakfın imaretinden verilen yemekler de ücretsizdir .Sosyal güvenlik açısından bakıldığında, mektep ve medreselerin öğretim kadroları yine vakıflar eliyle yürütülen ve toplumun bütün kesimlerine yönelik ücretsiz hizmet veren sağlık tesislerinden istifade imkanına sahiptirler. Vazifenin ihmal ya da suistimal edilmesi azil nedenidir.(20)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, sağlık problemleri gibi meşru mazeretleri nedeniyle bir müddet vazifesini ifa edemeyenlerin geçen süre için tahakkuk eden ücretlerinin ödendiği görülmektedir. H.972/M.1564 tarihli bir hükümde Edirne'de bulunan Sultan Bayezid Evkafı mütevellisine hitaben, tedavi için bir müddet İstanbul'da kaldıktan sonra Edirne'ye dönen müderris Abdüllatif'in danişmendlerinin müterakim vazifelerinin (birikmiş olan ücretlerinin) ödenmesi istenmektedir. (21) Ayrıca vakıfların zevaidinden kendilerine tekaüd akçesi (emeklilik maaşı)'da ödenmektedir, 20 Cemaziyelevvel 964/21 Mart 1557 tarihli bir buyrulduda Bursa'da Kadri Çelebi Medresesi'nden mazul Mevlana Abdullah Çelebi'ye Emir Efendi Evkafı zevaidinden tekaüd akçesi tahsisi istenmektedir.(22) Bunun yanında ilimle meşgul olan kişilere vakıfların zevaidinden maaş bağlandığı da görülmektedir. 5 Rabiulevvel 963/18 Ocak 1556 tarihli bir buyrulduda Kudüs'te Mescid-i Aksa harem-i şerifinde ilimle meşgul olan Şeyh Mehmed b. Davud'a evkaf zevayidinden beş para tahsisi istenmektedir.(23)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müderrislerin bir yerde görev süresini tamamladıktan sonra yeni bir yere tayinine kadar geçen mülazemet süresi içinde gelirleri azalmakla birlikte gerek vakıflardan gerekse kendilerine tahsis edilen arpalıklarından elde ettikleri gelirlerle geçimlerini sağladıkları görülmektedir. Aktif görev yapmadıkları bu süreyi daha çok İstanbul'da geçirerek kendilerini geliştirme imkanı bulurlardı,(24) Müderrislerin arpalıklarının yanında zaman zaman tayin edildikleri geçici görevlerden elde ettikleri ek gelirleri de bulunmaktadır .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısımda zikredilmesi gereken bir husus da ilmiye sınıfına tanınan vergi muafiyetidir. Bu durum ilmiye sınıfı açısından önemli bir mali teşvik oluşturmaktadır .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;B. Öğrenciler İçin Yapılan Harcamalar:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı eğitim sisteminde öğrencilere yönelik her tür hizmetin ücretsiz olduğunu söyleyebiliriz. Eğitim öğretimin yanında öğrencilerin iaşe ve ibate ihtiyaçları da parasız olarak karşılanırdı. Öğrenciler medrese hücrelerinde ücretsiz olarak barındırıldıkları gibi yemek ihtiyaçlarını da aynı vakfın bünyesindeki veya civardaki bir başka vakfa bağlı olan imaretten temin ederlerdi. İmaretin sağladığı hizmetten öğrencilerin yanında diğer personelin istifade imkanı da mevcuttur .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimin ve sağlanan hizmetlerin tamamının parasız olmasının yanında, özellikle yüksek dereceli medreselerde talebe-i uluma günlük ihtiyaçları için belli bir ücretin tayin edildiği görülmektedir. Bu uygulamanın hangi seviyeden itibaren başladığı konusunda kesin bir şey söyleyebilecek durumda değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahalle mekteplerinde böyle bir uygulama olduğuna dair herhangi bir örneğe rastlanmamıştır. Ancak, yüksek dereceli medreseler ile darülkurra, darülhadis, darü't-tıp gibi ihtisas medreselerinde talebelerin günlük belirli bir ücrete sahip oldukları görülmektedir. Bu gibi müesseselerin vakfiyelerinde talebelerin de diğer personelle birlikte zikredildikleri ve alacakları ücretlerin kaydedildiği görülmektedir. Süleymaniye medreselerindeki talebelerin her biri için günlük 2 akçe ücret tayin edilmiştir.(25) Buna ilaveten talebelerin cüz kıraati ya da kitap istinsahı gibi faaliyetlerden de ek gelir temin ettikleri anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;C. Binaların Bakım ve Tamir Masrafları:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eğitim hizmetlerinde kullanılan mektep, medrese ve meşruta binaları gibi binaların her türlü bakım ve tamir masrafının yine ilgili vakıf tarafından karşılandığını söyleyebiliriz. Büyük vakıflarda bu iş için vazifelendirilen temizlikçilerin yanında benna (inşaat ustası, kalfa), meremmetçi (tamirci), kurşuncu, su yolcu gibi şahıslar da bulunabilmektedir.(26)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfın kuruluşu esnasında bu nevi ihtiyaçlar için gerekli tahsisat yapıldığı gibi, vakfın gelir fazlası olan zevayidin de yine büyük çaplı tamirler için bir ihtiyat akçesi olarak düşünüldüğü görülmektedir. Herhangi bir şekilde vakıf binalarda vakfın faaliyetlerini aksatacak derecede bir hasar meydana gelirse vakfın kaynakları öncelikli olarak bunun giderilmesi yönünde kullanılmakta, özellikle vakfın zevayidinden yapılan ödemeler,vakıf normal işleyişine ulaşıncaya kadar askıya alınmaktadır. Ayrıca vakıf binaların tamirinde her türlü teberrudan da istifade edilmektedir .Bunun yanında, ihtiyaç halinde diğer vakıfların zevayidine de müracaat edilebilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfın malı durumunun bozulması ve binalarının tamiri imkansız derecede harap olması durumunda, şayet ihtiyaç varsa, vakfın yeniden işler hale getirilebilmesi için yeni bir hayır sahibinin devreye girebildiği görülmektedir Bu şekilde vakıf binalar yeniden inşa edilmekte ve vakfa, işleyişini normal olarak sürdürebilmesine yetecek derecede ilave gelir kaynakları temin edilmektedir Bazı durumlarda ise ilave yapmak yerine yeni bir vakıf teşekkül ettirilmesi yoluna gidildiği de görülebilmektedir .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zikredilen harcamalar dışında, vakıf amacına yönelik olarak yapılan faaliyetlerin gerektirdiği her türlü masraf yine vakfiyede belirlenen esaslar çerçevesinde vakfın kaynaklarından karşılanırdı. Bunlar içinde aydınlatma giderleri, çeşitli merasimlerin icrası için gerekli harcamalar vb. sayılabilir Bu gibi faaliyetlerden vakfiyede öngörülmeyenler için ilave vakıfların da oluşturulduğu görülebilmektedir .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi, eğitim hizmetlerinin vakıf sistemiyle finansmanı metodu, eğitim faaliyetlerini devlete yük olmaktan kurtardığı gibi, siyası olaylardan ve iktisadı krizlerden doğrudan etkilenmesini önlemekte; uzun vadeli krizlerin etkisini de en aza indirmektedir. Ancak sisteminin her zaman istikrarlı olarak işlediği de söylenemez. Paranın rayicindeki değişmelerin hızlanmasının vakıfların mali durumlarını olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. Vakfiyelerde belirtilen miktarların sabit olması nedeniyle uzun vadede vakfın gelirleri ile personel ücretlerinde reel olarak gerileme olması kaçınılmazdır. Ancak, zaman içerisinde bu nevi kayıpları telafi edici mekanizmalar da icad edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle vakıf idaresinde merkezileşme eğilimiyle birlikte ve artan suistimaller nedeniyle vakıfların önemli ölçüde zarar gördüğü ve eğitim müesseselerinin de bu gelişmelerden etkilendiği görülmektedir.(27) Ancak, yine de vakıf sisteminin ve vakıflar eliyle finanse edilen eğitim kurumlarının modern eğitim kurumlarının oluşturulduğu dönemde de önemini kaybetmediği, hatta yeni kurulan eğitim kurumlarının da vakıf destekli olarak teşekkül ettirildiği söylenebilir.(28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde de, gerek ülkemizde, gerekse batı ülkelerinde, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nde üniversiteler içinde vakıf destekli olarak faaliyet gösterenlerin sayısı azımsanmayacak derecededir, Bu durum, eğitim hizmetlerinin vakıflar yoluyla finanse edilmesinin sadece tarihi bir hadise olarak değil, günümüzde de uygulanabilir bir model olarak ele alınmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Osmanlı tecrübesi yeteri derecede tahlil edildiğinde, bu konuda sayısız örnek ve alternatif modeller sağlayacak zenginliktedir.&lt;br /&gt;Tahsin ÖZCAN*&lt;br /&gt;---------------------------------------------------------------------------&lt;br /&gt;*TDV-ISAM&lt;br /&gt;1-Türkiye'de 1975-1995 yıllarını kapsayan dönemde eğitimin bütçe içindeki payı %11.7 ile 19.7 arasında değişmektedir Bu oran ABD'de 1983'de %18.1, Fransa'da aynı yıl %18.5, Yugoslavya'da 1980'de %32.5: SSCB'de 1984'de %10.2; İran'da 1980'de %19.5; İspanya'da 1985'de %141.; Filipinler'de 1986'da %20.1; Yemen'de 1980'de %16.9; Tayland'da 1983'de %21.1 ve Ekvator'da 1989'da %33.3 olarak gerçekleşmiştir bkz. Ekrem Pakdemirli, Ekonomimizin Sayısal Görünümü 1923'ten Günümüze, 2 baskı, İstanbul 1995&lt;br /&gt;2- bkz. Mehmet İpşirli, ''Enderun'' maddesi, DİA, XI, s 185-187.&lt;br /&gt;3-Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi. II. baskı. İstanbul 1994. s 183&lt;br /&gt;4- Tabakoğlu, a.g.e, S. 203 1527-1528 yılı bütçesi rakamlarına göre belirlenen bu oran sadece bazı emlak ve toprak gelirlerinin oranıdır. Bunun dışında kalan bina para vakıfları ve diğer vakıflardan elde edilen gelirler bu hesaba dahil değildir. Dolayısıyla vakıf gelirlerinin oranı belirtilenden daha fazladır.&lt;br /&gt;5- Tabakoğlu, age, s 203.&lt;br /&gt;6- Barkan'ın İstanbul sur içine ait tahrir defterlerinden hareketle verdiği rakamlara göre, H.927 yılında faal durumda 1163 vakıf mevcuttur. 927-953 yılları arasında kurulan vakıfların sayısı ise 1268'dir. 953 yılında faal durumda olan vakıfların sayısı 1594'tür. Yine 953-986 arasında kurulan vakıf sayısı 1193 olarak gerçekleşmiş ve 986 yılında faal durumda olan vakıfların sayısı 2773'e ulaşmıştır. 986-1005 yıllarında kurulan vakıf sayısı da 407'dir. bkz. Ömer Lütfi Barkan, Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Tarihli, İstanbul1970, s VIII, Cedvel No. 1.&lt;br /&gt;7- Vakfın kuruluşu ve vakfiyenin muhtevası hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mübahat Kütükoğlu, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbul 1994, ss. 359-368. Vakıf hukuku ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmed Akgündüz, islam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi. Ankara, 1988.&lt;br /&gt;8- Ömer Lütfi Barkan, Süleymaniye Camii ve İnşaatı (1550-1557), Ankara 1972, I, 15. Barkanın değerlendirmesine esas aldığı muhasebe icmaline göre 26.251.939 akçe tutan masrafın 25.802.000 akçesi doğrudan doğruya padişahın hususi hazinesinden çıkarılan para ile ödenmiştir.&lt;br /&gt;9- Kanuni'nin zevcesi Gülfem Hatun'un Üsküdar'da bina etmek istediği mektep, karbansaray ve tabhane için satın aldığı emlakla ilgili kayıtlar için bkz. İMŞSA, Üsküdar Mahkemesi, Sicil No 11, v. 38bl5, 39a/1&lt;br /&gt;10- Vakıf kütüphaneler için bkz. İsmail E. Erünsal, Türk Kütüphaneler Tarihi II Kuruluştan Tanzimata Kadar Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri, Ankara, 1988.&lt;br /&gt;11- bkz. Tahsin Özcan, Kanuni Dönemi (M. 1520-1566/H. 926-974) Üsküdar Para Vakıfları, basılmamış doktora tezi, MUSBE, İstanbul 1997, s. 232-233; İbrahim Hakkı Konyalı, Üsküdar Tarihi I, İstanbul1976, s. 154&lt;br /&gt;12- bkz. Süleymaniye Vakfiyesi, Neşreden: Kemal Edip Kürkçüoğlu, Ankara, 1962, s. 8-11. Bu rakama 38 medrese talebesi de dahildir Ancak, vakfiyede hafız-ı kütübün ihtiyaç duyulduğunda tayin edileceği, yine meremmetçi, kurşuncu, su yolcu gibi görevlilerin de ihtiyaç halinde çalıştırılacağı kaydedilmektedir. Dolayısıyla doğrudan istihdam edilen kişi sayısının verilen rakamların da üzerinde olduğu anlaşılmaktadır.&lt;br /&gt;13- Ayrıntılı bilgi için bkz. Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s 56 v.d.&lt;br /&gt;14- bkz. Barkan-Ayverdi, a.g.e., s. 437.&lt;br /&gt;15- bkz. Süleymaniye Vakfiyesi, s. 8-10.&lt;br /&gt;16- bkz. a.y.&lt;br /&gt;17- bkz. a.y.&lt;br /&gt;18- Baltacı, a.g.e, s 289-290.&lt;br /&gt;19- bkz. Özcan, a.g.e., ç. 139-142.&lt;br /&gt;20- Bu nedenle yapılan azil örnekleri için bkz, Baltacı, a.g.e., s 62, 10 nolu dipnot&lt;br /&gt;21- bkz. BOA, Mühimme Defteri, No. 6, s. 527. 1147 nolu hüküm,&lt;br /&gt;22- BOA, Mühimme Defterleri, No: 2, s 230, 2052 nolu hüküm 2053 ve 2054 nolu hükümlerde de aynı şahsın oğluna ve kardeşlerine de akçe tahsis edilmesi istenmektedir.&lt;br /&gt;23- bkz. BOA, Mühimme Defterleri, No: 2, ,5. 4, 39 nolu hüküm.&lt;br /&gt;24- Mülazemet sistemi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet İpşirli, ''Klasik Dönem Osmanlı Devleti Teşkilatı''. (ed. Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1994 içinde, ss. 139-*279) ,5, 257-259.&lt;br /&gt;25- Süleymaniye Vakfiyesi. S. 8-10.&lt;br /&gt;26- Fatih'in vakfiyesinde binaların tamir ve bakımı için on adet benna tayin edildiği görülmektedir bkz. FatihMehmed II Vakfiyeleri, Neş. Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul 1938, S. 263.&lt;br /&gt;27- Örnek bir değerlendirme için bkz. Mustafa Nuri Paşa, Netayicü'l-vukuat Kurumları ve örgütleriyle Osmanlı Tarihi III-IV, Sadeleştiren Neşet Çağatay, Ankara, 1980, s 286-287.&lt;br /&gt;28- Darüşşafaka Lisesi, Pertevniyal Lisesi gibi günümüzde de varlıklarını sürdüren eğitim kurumlarının finansmanı için zengin vakıfların oluşturulduğu görülmektedir bkz. Nazif Öztürk, ''XIX. Asır Osmanlı Yönetiminde Yaşanan Batılılaşma Hareketlerinin Vakıfların Üzerindeki Etkileri'', İslami Araştırmalar Dergisi, cilt 8, sayı: 1, (Kış 1995), ss. 13-33.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8215556206139611232-7535555327377198849?l=vakiflarportali002.blogspot.com'/&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/feeds/7535555327377198849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8215556206139611232&amp;postID=7535555327377198849' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7535555327377198849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8215556206139611232/posts/default/7535555327377198849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://vakiflarportali002.blogspot.com/2007/06/osmanli-devletinde-eitim-hizmetlerinin.html' title='OSMANLI DEVLETİNDE EĞİTİM HİZMETLERİNİN FİNANSMANI'/><author><name>VakıflarPortalı</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='06680432987462511545'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry></feed>